
Thames Nehri o sabah gümüş gibi akıyordu. Haziran’ın ilk ışıkları Southwark’ın çatılarına düşerken, demirci Thomas Aldgate körüğünü çoktan tutuşturmuştu. Kırk iki yaşındaydı; ellerinin derisi kalın, saçlarının yarısı kül rengiydi — tıpkı her gün soluk aldığı duman gibi. Atölyesinin tahta kapısı yarı açıktı ve sabah rüzgarı içeri girip demir tozunu savuruyordu.
O gün aklında yalnızca bir şey vardı: Kral II. Henry’nin sipariş ettiği at nalları bir türlü bitmemişti. Hayır, yanlış — artık o kral yoktu. Nisan’da ölmüştü. Şimdi kim vardı tahtta? Thomas bunları düşünmek istemiyordu; politika zenginlerin işiydi, demircinin değil. O sadece demiri döver, hayatını kazanır, akşam karısına ekmek götürürdü.
Ama o sabah Londra farklıydı.
Saat henüz altıyı geçmişken Westminster’dan gelen çan sesleri başladı. Önce biri, sonra ikisi, sonra sanki tüm kiliseler aynı anda nefes verdi — dev bir koro, taştan ve bakırdan örülmüş. Thomas çekicini durdurdu. Kulak verdi. Çanlar böyle çalmıyordu cenaze için. Bu farklıydı; bu bir müjdeydi, bir ilandı, bir doğumdu.
Sokaktan koşan biri geçti — genç bir çırak, nefes nefese, yüzü kıpkırmızı. Thomas kapıya çıktı.
‘Ne oldu, oğlan?’
‘Kral! Kral tahta çıktı efendi! VIII. Henry — bugün, 11 Haziran’da! Westminster’da tören var!’
Çocuk koşmaya devam etti, sesi sokaklara karışarak uzaklaştı. Thomas bir süre öylece durdu. Kapı eşiğinde, bir elinde çekiç, bir elinde hiçbir şey.
VIII. Henry. On yedi yaşında, diye söylemişlerdi. Saçları kızıl, boyu uzun, omuzları geniş — sanki Tanrı onu kral olsun diye dökmüştü kalıba. Thomas onu bir kez görmüştü, yıllar önce, bir kortej geçerken. Çocuktu o zaman — prens. Gözleri meraklı, sırtı dik. Ama bir çocuğun gözlerinde bile bazen bir şey parlıyor; Thomas bunu bilirdi. Demiri de öyle tanırdı: Ham haldeyken bile içinde ne olduğunu hissederdin.
Atölyeye döndü. Körük yeniden üfledi. Kor kızardı.
Tudor hanedanı — babası VII. Henry bu hanedanı kandan ve savaştan çıkarmıştı. Şimdi oğlu tahtı teslim alıyordu, üstelik savaşsız, çığlıksız, yalnızca çanların sesiyle. Bu muydu gücün en derin hali? Sessizce devredilmesi?
Thomas çekici kaldırdı. Demir henüz sıcaktı, şekil almaya hazırdı. Düşündü: Belki bu genç kral da öyle. Henüz sıcak, henüz yumuşak. Ama ateş soğuduğunda — ve soğuyacaktı, er ya da geç — o zaman gerçek şekli ortaya çıkacaktı.
Dışarıdan yeni sesler geldi. Halk toplanmaya başlamıştı köprünün yakınında. Kadınlar pencerelerden sarkıyordu. Biri şarkı söylüyordu — Tudor marşı, eski bir ezgi, babasından duymuştu Thomas.
O gün nalları bitiremedi. Ama bunu düşünmedi bile. Çünkü tarih bazen demircinin atölyesine kadar girer, elinden çekicini alır ve der ki: Dur. Dinle. Bugün dünya yeni bir sayfaya döndü.
Ve Thomas dinledi. Thames aktı. Çanlar çaldı. On bir Haziran 1509’da İngiltere, VIII. Henry’nin adını ilk kez kral olarak duydu — ve kimse o sabah, o genç omuzların ilerleyen yıllarda hangi ağırlıkları taşıyacağını, hangi başları eğeceğini, hangi kiliseleri yıkıp hangi yenilerini kuracağını bilemezdi.
Thomas da bilemezdi. Ama körüğü üfledi. Ve demir yeniden kızardı.

