
13 Haziran 1886 sabahı, New York Limanı üzerinde sis yavaş yavaş çekiliyordu. Grover Cleveland, ABD’nin 22. Başkanı, kıyıya yanaşan resmi teknenin güvertesinde dikilmiş, eldivenli parmaklarını küpeşteye geçirmişti. Denizin tuzu dudaklarına yapışmıştı.
Sabahın soğuğu ceket yakaları arasından sızıyordu. Ama o bunu hissetmiyordu — ya da hissetmek istemiyordu.
Bedloe Adası henüz tam görünmüyordu. Sis, adanın üzerinde son kalıntılarını bırakarak çekilirken Cleveland gözlerini kıstı. Sonra gördü onu. Bakır yeşili bir kadın. Sağ eli gökyüzüne uzanmış, elinde bir meşale. Sol kolunda bir kitap — 4 Temmuz 1776 tarihi kazılı. Ayaklarının altında kırık zincirler. Yüzü ufka dönük, gözleri okyanusun ötesine bakıyor gibiydi.
Fransa’nın on yıllık emeği, Gustave Eiffel’in çelik iskeleti, Frédéric Auguste Bartholdi’nin hayali — hepsi burada, bu adada, bu sabah, nihayet tamamlanmış olarak duruyordu.
Cleveland içini çekti. Bugün bu heykelin açılışını yapacaktı. Ama içinde garip bir his vardı: Bu anın kendisinden çok daha büyük olduğunu bilmek.
Tören için hazırlıklar haftalar öncesinden başlamıştı. Washington’dan gelen telgraflar, Fransız heyetinin protokol talepleri, New York’un görkemli geçit töreni planları… Şehir günlerdir bu açılış için nefesini tutuyordu. Gazeteler manşetlerini atmıştı: ‘Dünyanın En Büyük Heykeli Bugün Açılıyor.’
Limanın çevresindeki rıhtımlar sabahın erken saatlerinden beri dolup taşıyordu. İşçiler, tüccarlar, göçmenler, çocuklar — herkes bir yer kapmıştı. Kimileri saatlerce beklemiş, kimileri gece yarısı gelmişti.
Cleveland’ın teknesi adaya yanaşırken yüzlerce gemi aynı anda düdük çaldı. Ses o kadar güçlüydü ki göğsünde bir titreşim hissetti. Kalabalığın uğultusu, bando müziği, top sesleri — hepsi birbirine karıştı. Ama o, tüm bu gürültünün ortasında bir an için derin bir sessizliğe çekildi.
Kürsüye çıktığında binlerce yüz ona bakıyordu. Fransız heyet üyeleri, Amerikan senatörler, gazeteciler, diplomatlar… Ve uzakta, rıhtımın kenarında, sırtında eski bir paltoyla duran bir adam — belki de dün Ellis Island’dan geçmiş, belki de bu ülkeye ilk kez ayak basmış biri.
Cleveland’ın gözü ona takıldı. Adam heykele bakıyordu. Ağzı hafifçe açıktı. O bakışı görünce Cleveland’ın hazırladığı konuşma notları bir an anlamsızlaştı.
Mikrofon yoktu henüz. Sesi rüzgara karışacaktı. Ama söylemesi gerekiyordu: “Bu heykeli bir ulusun diğerine armağanı olarak değil, insanlığın kendine verdiği bir söz olarak kabul ediyorum. Özgürlük burada taş ve bakırdan yapılmış değil — o her neslin yeniden inşa etmesi gereken bir şeydir.”
Konuşma bittiğinde heykelin üzerindeki örtü düştü. Kalabalık çıldırdı. Gökyüzüne şapkalar fırladı. Çocuklar omuzlara çıktı. Gözyaşları aktı.
Cleveland kürsüden inerken durdu. Bir kez daha meşaleye baktı. Güneş artık tam tepedeydi ve bakır yüzey ışığı yansıtıyordu — sanki heykel kendi içinden parlıyormuş gibi.
Bu ışık benden önce vardı, diye düşündü. Benden sonra da yanacak.
Ve bu düşünce onu hem küçülttü hem de — garip biçimde — rahatlatttı. Çünkü özgürlük hiçbir zaman tek bir adamın, tek bir konuşmanın, tek bir törenin meselesi değildi. O, her sabah yeniden yakılması gereken bir meşaleydi.

