
Paris, 13 Temmuz 1793. Sabah erken saatlerde Rue des Cordeliers’deki dar apartmanın içinden kükürt ve ıslak kâğıt kokusu yükseliyordu. Jean-Paul Marat, kırk dokuz yaşında, hastalıklı ve yorgun, ama aklı her zamankinden daha keskin, küvetine yerleşmişti.
Hastalık onu yıllardır takip ediyordu. Dermatit — bazıları öyle diyordu. Cilt, sanki kendi bedenine isyan etmiş gibiydi; tıpkı halkın krallara isyan ettiği gibi. Küvet onun için bir işkence aleti değil, bir sığınaktı artık. Suyun içinde biraz daha az yanıyordu. Ve o az yanma anlarında en iyi yazılarını yazıyordu.
Masası küvetin üzerine yerleştirilmişti — kaba tahtadan yapılmış, mürekkeple lekeleri silinmez hale gelmiş bir tahta. Üzerinde L’Ami du peuple’nin yarın basılacak sayısının taslakları duruyordu. Girondenlerin isimleri. İhanet edenler. Devrimi içten çürütenler. Marat onları biliyordu, tanıyordu, yazmıştı — ve yazacaktı.
‘Halk uyursa zalimler uyanır,’ diye mırıldandı kendi kendine, tüy kalemini mürekkebe daldırırken. Pencereden Paris’in sesi geliyordu: Seyyar satıcıların bağırışları, çocukların koşuşturması, uzaktan gelen bir davul sesi. Devrim hâlâ sokaktaydı. Hâlâ yaşıyordu.
Simonne, eşi, öğleden önce içeri girdi. ‘Jean-Paul, kapıda bir kadın var. Normandiya’dan gelmiş. Seni görmek istiyor.’ Marat başını kaldırmadı. ‘Kaçıncı.’ Bir soru değil, bir tespit. Her gün onlarca insan geliyordu — dilekçeyle, ihbarla, yardım isteyerek. O hepsini dinliyordu. Halkın dostu buydu zaten: dinlemek.
‘Girondenlerin bir listesini getirmiş,’ dedi Simonne. ‘Caen’den.’ Bu sözcük Marat’ın kalemini durdurdu. Caen. Girondenler oraya sığınmıştı, orada örgütleniyorlardı, orada karşı-devrim pişiriliyordu. Bir liste değerliydi. ‘Gönder içeri,’ dedi.
Charlotte Corday kapıdan girdiğinde Marat onu değerlendirdi — genç, sakin, Normandiya taşrasının soğuk huzurunu taşıyan biri. Yemi beş yaşında olsa gerekti. Elinde bir kâğıt vardı. Oturdu, konuştu, isimleri verdi. Marat yazdı. Her ismin yanına küçük bir not düştü: ‘Bunların hepsi yakında giyotine gidecek,’ dedi, ve bunu söylerken ne öfke ne de üzüntü vardı sesinde — sadece bir matematikçinin kesinliği.
Sonra bıçak indi.
Göğsünün sol tarafına, köprücük kemiğinin hemen altına. Marat ‘À moi, ma chère amie!’ diye bağırdı — ‘İmdat, sevgilim!’ Simonne koştu. Komşular koştu. Ama kan zaten küvetin suyuna karışmıştı, kırmızı bulutlar gibi yayılıyordu mürekkeple boyanmış kâğıtların arasında.
Charlotte Corday kaçmaya bile çalışmadı. Orada bekledi, sakin, neredeyse dingin — sanki tarihte üstlendiği rolü çoktan kabul etmişti.
Marat’ın gözleri kapanırken Paris hâlâ gürültülüydü. Seyyar satıcılar hâlâ bağırıyordu. Çocuklar hâlâ koşuyordu. Devrim hâlâ sokaktaydı. Ama halkın dostu artık yoktu — ve devrim, kendi yarattığı şiddetin içinde, kendi çocuklarından birini daha yutmuştu.
Jacques-Louis David o sahneyi ölümsüzleştirecekti tuvale. Ama hiçbir tablo, küvetin suyuna yayılan mürekkep ve kanın o sessiz karışımını tam olarak yakalayamadı. Çünkü o an yalnızca bir adamın ölümü değil, bir ideolojinin kendi içindeki çelişkiyle yüzleşmesiydi: Şiddetle kurulan her düzen, bir gün şiddetle sona erer.

