
Lefkoşa’nın Tahtakale Mahallesi’nde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fırınını açan Fatma Hanım, o günlerde ekmeği hamurdan çok korkuyla yoğuruyordu.
38 yaşındaydı. Kocası Mustafa iki yıl önce geçirdiği kalp krizinden kurtulamayınca fırını tek başına devralmıştı. İki çocuğu vardı — büyüğü on dört, küçüğü dokuz yaşında. Sabahları saat dörtte kalkar, odun ateşini yakar, hamurun kabarmasını beklerken de mahallenin sesini dinlerdi. Lefkoşa’nın Türk kesimindeki bu dar sokaklar ona hem hapis hem de sığınak gibi gelirdi.
Ama Temmuz 1974’ün o günleri bambaşkaydı.
15 Temmuz’da Yunan cuntasının desteklediği darbeciler Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı harekete geçtiğinde, Fatma Hanım bunu önce komşusu Emine’nin koşarak kapısına dayanmasıyla öğrendi. ‘Fatma, kapıları kapat, pencerelerden uzak dur!’ demişti Emine, nefes nefese. Sokakta silah sesleri vardı — uzaktan, ama gerçekti.
O günden itibaren beş gün boyunca mahalle neredeyse ölü gibiydi. Çocuklar dışarı çıkamıyordu. Erkekler toplantılara gidiyor, kadınlar evlerde bekliyordu. Fatma fırınını açmaya devam etti — çünkü insanların ekmeğe ihtiyacı vardı, çünkü durmak daha büyük bir korku gibi geliyordu.
Sonra 20 Temmuz sabahı geldi.
Henüz güneş tam doğmamıştı. Fatma ilk hamuru tepsiye dizmişti ki duydu — önce bir uğultu, sonra gökyüzünü yaran o ses. Fırının küçük, is tutmuş penceresinden dışarı baktı. Komşu çocuklar sokağa fırlamıştı, yukarıyı işaret ediyorlardı. Türk askeri uçakları Kıbrıs semalarını geçiyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri, adada baskı altındaki Türk toplumunu korumak amacıyla harekâtı başlatmıştı.
Fatma elindeki tahta spatulayı fırının kenarına bıraktı.
Yıllardır duymuştu bu sözü: ‘Türkiye gelecek.’ Kimi zaman teselli olarak, kimi zaman boş bir umut olarak söylenmişti bu cümle kahvehanelerde, camilerin avlularında, düğünlerde, cenazelerde. Fatma inanmak istemişti ama inanmak için çok yorulmuştu.
Şimdi gökyüzü o cümleyi gerçeğe dönüştürüyordu.
İçi burkuldu — korku muydu, sevinç miydi, ikisi birden miydi, bilemedi. Büyük oğlu Kemal kapıda belirdi, gözleri parlıyordu: ‘Anne, geldiler!’ dedi. Fatma çocuğuna baktı. On dört yaşındaydı. Tarihin tam ortasında, bir fırının önünde, eline bulaşmış unla duran bir çocuk.
‘Gel içeri,’ dedi yalnızca.
Ekmekler yanmasın diye ocağa döndü. Ama gözleri dolmuştu. Tarih büyük kararlarla, generallerle, uluslararası müzakerelerle yazılırdı — bunu biliyordu. Ama o an, o küçük fırında, Fatma Hanım tarihin en sıradan ve en ağır biçimde bir insanın omuzlarına nasıl çöktüğünü bütün benliğiyle hissetti.
Dışarıda Lefkoşa uyanıyordu. Hem korkuyla hem de yıllardır taşınan bir yükün hafiflemesiyle.
Ekmekler pişti. Fatma onları tepsiye dizdi, kapıyı araladı. Sokak dolmaya başlamıştı. Komşular birbirlerine bakıyordu — söze gerek yoktu. Tarih o sabah herkese aynı anda, ama herkesin içinde farklı bir şekilde yaşandı.
Fatma Hanım’ın adı hiçbir tarih kitabına geçmedi. Ama o sabah pişirdiği ekmekler, o günü yaşayan insanların midesinde ve belleğinde kaldı — tıpkı 20 Temmuz 1974’ün kendisi gibi.

