
Mayıs 1966. Pekin’in eski sokaklarında bahar havası henüz yerini tam olarak yerleştirememişken, tarihin en büyük ideolojik kasırgalarından biri sessizce biçimleniyor. Mao Zedong — yorgun ama inatçı, hasta ama kararlı — Zhongnanhai’deki çalışma odasında saatler boyunca oturuyor. Masasının üzerinde kağıtlar, manifestolar, raporlar. Ama asıl ağır olan şey kağıtlarda değil; zihnindeki hesaplaşmada.
Mao biliyor ki Sovyetler Birliği ‘yanlış yola’ saptı. Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in ‘revizyonizmi’, onun gözünde devrimin ihanete uğramasından başka bir şey değildi. Ve şimdi aynı tehlike Çin’in içinden kabarıyordu: Parti bürokrasisinde köklenen ‘kapitalist yol yanlıları’, üniversitelerde filizlenen burjuva düşüncesi, kültürde yaşamaya devam eden eski Çin’in hayaleti.
‘Ateşi söndürmek için ateş gerekir’ diye düşünüyor Mao. Devrimi ancak devrimle koruyabilirsin.
16 Mayıs 1966’da Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin yayımladığı bildiri — ‘Mayıs 16 Bildirisi’ — bir çığlık gibi ülkeye yayılıyor. Sözcükler keskin, talimatlar nettir: Parti içindeki, hükümetteki, ordudaki ve kültür dünyasındaki ‘burjuva temsilcileri’ temizlenecek. Eski düşünceler, eski kültür, eski adetler, eski alışkanlıklar — dört eski — yok edilecek.
Ama asıl silah gençliktir.
Üniversite kampüslerinden, liselerden, fabrikalardan akan milyonlarca genç, kendilerini ‘Kızıl Muhafızlar’ olarak örgütlüyor. Ellerinde Mao’nun sözlerini derleyen kırmızı kapaklı küçük kitap, yüreklerinde sınırsız bir devrim aşkı — ya da öfkesi. Öğretmenler küçük düşürülüyor, profesörler yargılanıyor, tapınaklar tahrip ediliyor, kitaplar yakılıyor. Binlerce yıllık Konfüçyüs geleneği, birkaç ay içinde çöpe atılmaya çalışılıyor.
Mao, Tiananmen Meydanı’nda kalabalığa bakıyor. Deniz gibi dalgalanan kızıl bayraklar, milyonlarca ses tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi yankılanıyor. O an için bu, zaferdir. Gençlik, tarihin motorudur ve motor çalışıyor.
Ancak tarihin acımasız ironisi şudur: Mao’nun ‘yeni Çin’i yaratmak için başlattığı bu hareket, yaklaşık on yıl boyunca ülkeyi bir iç kaosa sürükleyecek; milyonlarca insan hayatını kaybedecek, sürgüne gönderilecek ya da ‘yeniden eğitim’ kamplarında yıllarını tüketecek. Sanat yok olacak, bilim duracak, eğitim çökecek.
1976’da Mao’nun ölümüyle sona eren Kültür Devrimi, Çin’in kolektif hafızasında hem bir yara hem de bir ders olarak kaldı. Bir liderin mutlak iktidarının ne denli yıkıcı olabileceğinin; ideolojik saflık adına insanlığın nasıl feda edilebildiğinin trajik belgesi.
O Mayıs sabahı Pekin’de esen rüzgar sıradan bir bahar rüzgarı değildi. Tarih, bir sayfasını şiddetle çeviriyordu.


