
Paris, 10 Haziran 1793.
Sabah ışığının Temple Kulesi’nin dar penceresinden içeri sızdığı saatlerde, Marie-Thérèse-Charlotte on dört yaşındaydı — ama gözleri çok daha yaşlıydı. Yıllar önce, henüz dünyanın güzel ve adil olduğuna inandığı zamanlarda, Versailles’ın aynalı salonlarında koşar, annesinin eteğine tutunur, babasının dizine otururdu.
Şimdi o dizler toprağın altındaydı. O saçlar — annesinin o meşhur gümüş-sarı saçları — bir sepete düşmüştü.
Duvarlar. Yıllardır yalnızca duvarlar. Rutubetten kabarmış taşlar, geceleri tuhaf sesler çıkarırdı — ya da belki sesler içindendi, bilmek mümkün değildi artık.
Küçük kardeşi Louis-Charles’ın öksürüğü hâlâ kulaklarında çınlıyordu; o öksürük bir gün kesilmişti ve kimse ona neden kesildiğini söylememişti. Sorduğunda gardiyanlar bakışlarını kaçırmışlardı. Anlamıştı.
O sabah kapı farklı açıldı. Gardiyanın sesi her zamanki gibi kuru ve resmiydi, ama gözlerinde alışılmadık bir şey vardı — belki utanç, belki rahatsızlık: ‘Vatandaş… serbest bırakılıyorsunuz.’
Marie-Thérèse bir an kımıldamadı. Kelimeler havada asılı kaldı, anlamsız, düşmeye cesaret edemeyen yapraklar gibi. Serbest. Bu sözcük hangi dilden geliyordu? Hangi dünyaya aitti?
Ayağa kalktı. Bacakları titredi — uzun süre yeterince yürümemişti. Parmakları soğuk taşı bir kez daha hissetti, son kez. Annesinin oturduğu köşeye baktı: Boştu. Her zaman boş olacaktı artık.
Merdivenler. Bir koridor. Başka bir kapı. Ve sonra — güneş.
Paris’in Haziran güneşi yüzüne vurduğunda gözlerini kıstı, neredeyse acı verdi bu ışık. Yıllar içinde güneşi pencereden görmüştü, ama bu farklıydı. Bu, üstüne düşüyordu. Isısı gerçekti. Derisi bunu hatırlamakta güçlük çekti.
Sokaklar. İnsanlar. Devrim bayrakları. Tricolor her köşede dalgalanıyordu — babasının başını istedikleri renklerde. Birkaç kişi ona baktı; çoğu tanımadı. Bir zamanlar Fransa’nın en çok resmedilen yüzlerinden biriydi — şimdi yalnızca solgun, yorgun, genç bir kızdı aralarında.
Bir pazar tezgâhının önünden geçti. Ekmek kokusu geldi burnuna — sıcak, mayalı, hayatın kendisi gibi kokan o koku. Midesi sıkıştı; hapiste ekmek vardı ama bu koku farklıydı, özgürlüğün kokusu buydu belki.
Gözyaşlarını yuttu. Ağlamayacaktı. Yıllardır ağlamamıştı — ya da belki o kadar ağlamıştı ki gözyaşları kuruyup taşa dönmüştü içinde.
Babası 21 Ocak 1793’te guillotine’e gitmişti. Annesi Ekim’de gidecekti — bunu henüz bilmiyordu, ama içinde bir şey biliyordu. Bazı şeyleri bilmek için görmek gerekmezdi.
Devrim ona özgürlük vermişti. Ama özgürlük bazen en ağır yüktü — çünkü taşıyacak kimsen kalmamıştı yanında.
Marie-Thérèse-Charlotte Paris sokaklarında yürüdü, güneşin altında, kalabalığın içinde, yapayalnız.
Ve tarihin o büyük, acımasız çarkı dönmeye devam etti — onun sessizliğine aldırmadan.

