Çamurun İçinde Biten İmparatorluk: Waterloo’nun Son Günü

instagram 1815 9 haziran

18 Haziran 1815 sabahı Pieter Vande Walle, kırk yıldır aynı saatte yaptığı gibi güneş doğmadan önce gözlerini açtı. Ama o sabah her şey farklıydı.

Brüksel’in yirmi mil güneyinde, Mont-Saint-Jean sırtlarının eteklerinde uzanan küçük çiftliğinin tahta kapısını araladığında burnuna çarpan ilk şey toprak kokusuydu — ıslak, ağır, neredeyse boğucu. Bir gece önce yağan sağanak yağmur her şeyi çamura çevirmişti. Tarlaların arasındaki patikalar küçük nehirlere dönmüştü.

Pieter ellerini pantolonuna sildi ve gökyüzüne baktı: bulutlar hâlâ alçaktı, gri ve şişkin, sanki daha fazla yük taşıyamazmış gibi. O sabah ekmek için Waterloo köyüne inmesi gerekiyordu. Ama yollar böyle olunca…

Daha düşüncesini tamamlayamamıştı ki ilk sesi duydu. Top atışı. Güneybatıdan. Uzak, ama net. Pieter dondu.

Ardından bir tane daha. Bir tane daha. Ve sonra o sesler birbirine karıştı, tek bir sürekli uğultуya dönüştü — sanki gökyüzünün kendisi parçalanıyordu.

Karısı Marie kapı eşiğinde belirdi, iki yaşındaki kızını kollarına almış, yüzü solgundu. ‘Pieter…’ dedi yalnızca. Tek kelime. Ama o kelimenin içinde bütün bir korku vardı.

‘İçeride kal,’ dedi Pieter. ‘Bodrumdaki tahılları kontrol et. Hazır ol.’ Hazır ol. Neye karşı? Bunu söylemedi.

O günlerde Belçika toprakları zaten haftalar boyunca askeri hareketliliğe sahne olmuştu. Napolyon Bonaparte, Elba adasındaki sürgününden döndükten sonra Fransa’yı yeniden ele geçirmiş, şimdi de Brüksel’e doğru yürüyen Wellington komutasındaki İngiliz-Hollanda kuvvetleriyle ve Blücher’in Prusya ordusuyla hesaplaşmak üzereydi. Köylüler bunu biliyordu — pazarda, kilisede, değirmende konuşuluyordu. Ama bilmek ile yaşamak arasında dağlar kadar fark vardı.

Pieter tarlasının en yüksek noktasına, küçük bir tepeciğe çıktı. Oradan güneye bakınca görebildiği şey onu nefessiz bıraktı. Duman. Kocaman, siyah, tüten dumanlar ufku boydan boya kapatmıştı. Aralarda kırmızı parlamalar — top ateşleri. Ve rüzgâr döndüğünde, çok uzaktan, insan sesleri… ya da belki hayvan sesleri… ya da ikisi de.

Saat öğleye geldiğinde top sesleri o kadar yoğunlaşmıştı ki Pieter’in küçük kızı her gürültüde ağlıyordu. Marie bodrum katına indi, çocuğu kucağına aldı, dua etti. Pieter ise tarlasında bekledi — ne için beklediğini tam olarak bilmeden, ama bir çiftçinin toprağını terk etmediği o içgüdüsel inatla.

Öğleden sonra geç saatlerde, güneş bulutların arasından sarı bir yara gibi süzülürken, sesler değişti. Top sesleri azalmıştı. Ama onların yerini başka bir ses almıştı: binlerce ayağın çamurda koşuşturması, atların kişnemesi, ve uzaktan gelen — Pieter’in hiç duymadığı türden — bir çığlık. Zafer mi, dehşet mi, bilemedi.

Akşam karanlığı çökerken komşusu Hendrik, atıyla çamurlu yoldan dörtnala geldi. Atından inerken neredeyse düştü, yüzü kıpkırmızıydı. ‘Pieter!’ diye bağırdı. ‘Bitti! Napolyon bozguna uğradı! Wellington ve Blücher kazandı! Fransızlar kaçıyor!’

Pieter bir süre sessiz kaldı. ‘Kaç kişi?’ diye sordu sonunda.

Hendrik anlamadı. ‘Ne?’

‘Kaç kişi öldü?’

Hendrik omuz silkti. ‘Binlerce. Onbinlerce belki. Her iki taraftan da.’ Durdu. ‘Ama imparatorluk bitti, Pieter. Napolyon bitti. Avrupa artık değişecek.’

Pieter elindeki küreği yere dayadı. Tarlasına baktı — çamurlu, ıslak, yarın yine ekilmesi gereken tarlasına. Uzakta, ufukta, dumanlar hâlâ yükseliyordu.

O topraklarda — Waterloo’nun çamurlu sırtlarında — bir imparatorluk can vermişti. Yüz elli bin asker o gün birbirine girmişti; İngilizler, Hollandalılar, Prusyalılar bir yanda, Fransızlar öte yanda. Ve akşam olduğunda, Napolyon’un Muhafız Alayı dağılmış, Fransız ordusu çözülmüştü. Napolyon Bonaparte, Avrupa’yı on beş yıl boyunca kendi iradesine göre şekillendiren adam, o çamurlu Belçika tarlasında tarihin sayfalarına gömülmüştü.

Pieter içeri döndü. Marie kapıda bekliyordu, gözleri soru doluydu. ‘Bitti,’ dedi Pieter.

‘İyi mi bu?’ diye sordu Marie.

Pieter cevap vermedi. Çünkü cevabı bilmiyordu. Bildiği tek şey şuydu: yarın sabah güneş yine doğacaktı. Toprak yine ekilmesi gerekecekti. Ve o çamurlu tarlada, belki de bir gün, o günün tohumları çiçek açacaktı — ya da açmayacaktı.

Tarih böyle yazılırdı. Büyük adamların kararlarıyla. Ama toprak, küçük adamların elleriyle sürülürdü.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top