
Paris, 10 Temmuz 1856. Sabah henüz tam aydınlanmamıştı ki Mehmed Şükrü Efendi gözlerini açtı. Rive Gauche’un dar sokaklarından gelen at nalı sesleri, tahta döşemenin üzerinden odaya sızıyordu. Otuz dört yaşındaydı; Bâbıâli’nin tercüman kâtiplerinden biri, İstanbul’dan buraya kadar uzanan uzun bir yolculuğun yorgunluğunu hâlâ omuzlarında taşıyan biri. Pencereyi araladığında Paris’in sabah kokusu içeri doldu — ıslak taş, kahve ve at gübresi. Krimea’nın barut ve çamur kokan havasından ne kadar farklıydı bu.
Ayna karşısında cübbesini düzeltti. Bugün önemliydi. Paris Barış Konferansı’nın oturumları Şubat’tan bu yana sürüyordu; Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, Britanya, Fransa, Sardunya, Avusturya ve Prusya delegeleri aynı masaya oturmuş, Krimea’da iki yılı aşkın süre boyunca akıtılan kanın hesabını kâğıt üzerinde yapmaya çalışıyorlardı. Şükrü Efendi’nin görevi, Osmanlı delegasyonunun Fransızcaya dökülen her kelimesini, her nüansı, her diplomatik inceliği doğru taşımaktı. Küçük bir görev gibi görünürdü dışarıdan. Ama o biliyordu ki bazen tarihi, kılıçlar değil, yanlış tercüme edilmiş bir sıfat değiştirir.
Otel koridorunda Mösyö Bertrand ile karşılaştı — ev sahibi, şişman, sempatik bir adam. ‘Bugün yine o büyük toplantı mı, Monsieur Mehmed?’ diye sordu, elindeki peçeteyi sallayarak. Şükrü Efendi hafifçe başını eğdi. ‘Evet, Mösyö. Barış görüşmeleri.’ Adam güldü: ‘Eh, Avrupalılar nihayet anlaştı mı?’ Şükrü Efendi gülümsedi ama içinden geçeni söylemedi: Avrupalılar anlaşıyor, evet. Ama biz de artık o masanın etrafındayız — sadece izin verilenler olarak değil.
Konferans salonu, Paris’in en görkemli binalarından birindeydi. Yüksek tavanlar, kristal avizeler, duvarlara işlenmiş altın varaklar. Şükrü Efendi her girişinde bu mekânın ağırlığını hissederdi — sanki binlerce yıllık Avrupa kibri taşların içine işlemişti. Osmanlı delegasyonu masaya oturduğunda, Şükrü Efendi her zamanki yerine, delegelerin hemen arkasına geçti. Kâğıdını açtı, kalemini hazırladı.
Bu konferans sıradan bir barış görüşmesi değildi Osmanlı için. Krimea Savaşı’nda İngiltere ve Fransa ile omuz omuza savaşılmıştı Rusya’ya karşı; Sivastopol’ün düşmesi, Balaklava’nın acısı, onlarca bin askerin hayatı — hepsi bu masanın üzerinde bir anlam bulmaya çalışıyordu. Ama daha derinde, daha sessiz bir mücadele vardı: Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa devletler hukuku çerçevesine, eşit bir aktör olarak dahil edilmesi. Bâbıâli bunu yıllardır istiyordu. Tanzimat’ın ruhu buydu zaten — Batı ile aynı dili konuşmak, aynı masada oturmak, aynı gözle bakılmak.
Oturum başladığında Fransız başkanlığın sesi salona yayıldı. Şükrü Efendi kalemini kâğıda gezdirmeye başladı. Rusya delegeyi konuştu, Britanya delegeyi yanıtladı, Osmanlı delegeyi söz aldı. Şükrü Efendi her kelimeyi yakalamaya çalışırken, zihninin bir köşesinde başka bir ses vardı — babası, İstanbul’da bir mahalle mektebinde öğretmenlik yapan, oğluna ‘Devletin dili senin dilindir, onu iyi tut’ diyen o ses.
Öğleden sonra kısa bir ara verildi. Delegeler küçük gruplar hâlinde konuştular, kahve içtiler. Şükrü Efendi pencerenin yanına çekildi. Dışarıda Paris hayatı akıyordu — çiçekçiler, faytonlar, şapkalı kadınlar. Hiçbirinin bu odada ne döndüğünden haberi yoktu. Hiçbiri bilmiyordu ki bugün, 10 Temmuz 1856’da, bir imparatorluğun kaderi kelimeler arasında şekilleniyordu.
Akşam otel odasına döndüğünde Şükrü Efendi masasına oturdu, mektup kâğıdını açtı. İstanbul’daki ailesine yazmak istedi. Ama ne yazacağını bilemedik uzun süre. Sonunda sadece şunu yazdı: ‘Bugün masada oturdum. Sesimiz duyuldu. Yeter mi bilmiyorum. Ama bu başlangıç.

