
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
11 Temmuz 1405 sabahı, Liujiagang limanında gün henüz doğmamıştı ama liman çoktan uyanmıştı.
Zheng He o sabah çok erken kalkmıştı — aslında hiç uyumamıştı. Kırk yaşını geçmiş, saçlarının yanlarında ilk beyazlar belirmeye başlamış, yüzü hem sertleşmiş hem de garip bir sükûnetle yumuşamıştı. Yıllarca sarayın koridorlarında yürümüştü; imparatorun güvenilir adamı, Yongle’nin gözü kulağı. Ama bu sabah, ilk kez, sarayın taş duvarları değil, tuzlu deniz havası çevreliyordu onu.
Gemiye çıkmadan önce bir an durdu. Limanın taş rıhtımı ayaklarının altında soğuk ve sağlamdı. Arkasında, sabahın loş ışığında, 317 geminin silueti suyun üzerinde yükseliyordu — bazıları o kadar büyüktü ki, Zheng He onlara baktığında küçük bir kasaba gibi göründüklerini düşündü. Hazine gemileri, ‘bao chuan’, uzunlukları yüz elli metreyi aşıyordu. Dokuz direkli, kırmızı yelkenli, altın yaldızlı. İnsanlığın o güne dek inşa ettiği en büyük ahşap gemilerdi bunlar.
Yirmi yedi bin kişi. Denizciler, askerler, diplomatlar, tercümanlar, hekimler, astrolog, zanaatkâr. Bir şehrin nüfusu, denize açılıyordu.
Zheng He yavaşça yürüdü. Ayak sesleri tahtanın üzerinde yankılandı. Geminin pruvasına çıktığında durdu ve güneye baktı. Orada, ufkun ötesinde, Hint Okyanusu vardı — Çin’in hiçbir filosunun bu büyüklükte geçmediği sular. Malakka, Seylan, Kalikut, Hürmüz… İsimler, sarayda okuduğu haritalarda soyut birer nokta gibi duruyordu. Şimdi o noktalara doğru gidiyordu.
Yongle İmparatoru’nun fermanı üç gün önce törenle okunmuştu. Zheng He her kelimesini ezbere biliyordu: ‘Uzak diyarlara ulaş. Gök İmparatorluğu’nun adını taşı. Barış getir, ticaret kur, dünyaya göster ki Çin’in gücü denizlerden büyüktür.’ Bir emirdi bu, evet — ama aynı zamanda bir güvendi. İmparator ona, bir köle olarak doğmuş, hadım edilmiş, sarayın gölgesinde büyümüş bu adama, dünyanın en büyük filosunu teslim etmişti.
Zheng He bunu düşündüğünde içinde garip bir şey kıpırdadı. Ne tam olarak gurur, ne tam olarak korku. İkisinin arasında bir yerde, göğsünü dolduran ağır ve sessiz bir his.
Rüzgar güneye dönmüştü. Yelkenler şişmeye başladı.
Arkasından bir ses geldi — genç bir denizci, heyecandan sesi titreyen: ‘Amiral, rüzgar hazır.’
Zheng He döndü. Genç adama baktı. Çocuk gibi bir yüz, ama gözlerinde denize açılmanın ateşi vardı. Zheng He bir zamanlar böyle bakmış mıydı? Belki. Çok uzun zaman önceydi.
‘Hareket edin,’ dedi Zheng He. Sesi sakin çıktı. Sakin ve kesin.
Ve 317 gemi, 11 Temmuz 1405 sabahı, Liujiagang limanından ağır ağır ayrıldı. Kıyıda toplanan halk sessizce izliyordu. Bazıları ağlıyordu — kimin için, neden, belli değildi. Belki büyüklüğün karşısında insanın içinde açılan o tarif edilemez boşluk için.
Zheng He pruvanın ucunda durdu. Rüzgar yüzüne çarptı, tuzlu ve sert. Gözlerini kıstı. Ufukta deniz ve gökyüzü birbirine karışıyordu, aralarındaki çizgi neredeyse görünmezdi.
O çizginin ötesine gidiyordu.
Ve tarih, onunla birlikte denize açılıyordu.

