
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Jornada del Muerto — İspanyolcada ‘Ölü Adamın Yolculuğu’ demekti. New Mexico’nun bu kurak, taşlı ovasına bu ismi verenler, yüzyıllar önce susuzluktan telef olan yolcuları düşünmüştü. Ama 16 Temmuz 1945 sabahı, bu isim bambaşka bir anlam kazanacaktı.
Samuel Ortega o gece hiç uyuyamamıştı.
Kırk iki yaşındaydı. Socorro yakınlarında küçük bir çiftliği vardı; birkaç düzine koyun, yarı kuru bir kuyu, rüzgârda sallanan tahta bir veranda. Karısı Elena, üç haftadır hasta yatıyordu — ateş inip çıkıyor, doktor kasabadan gelemiyor, ilaçlar bir türlü yetmiyordu. Samuel her sabah güneş doğmadan kalkar, hayvanlarına bakar, sonra karısının alnına ıslak bez koyar, dua ederdi. Sıradan bir hayat. Ağır, sessiz, toprağa yapışık bir hayat.
Ama o sabah bir şey farklıydı.
Geceleri çölde bir sessizlik olur — mutlak, katı, neredeyse canlı bir sessizlik. Samuel bunu otuz yıldır bilirdi. O sabah ise bu sessizlik farklı hissettiriyordu. Sanki çöl nefesini tutmuştu. Koyunlar ahırda huzursuzca dolaşıyordu; köpek veranda direğine zincirlenmiş, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, alçak sesle inliyordu.
Samuel sigarasını yakmak için kibriti çaktığında saat sabahın beş otuz ikisiydi.
O zaman oldu.
Yirmi kilometre batıda, Trinity test alanında, insanlık tarihinin en karanlık ve en parlak saniyesi başlamak üzereydi.
J. Robert Oppenheimer, beton sığınağın içinde ayaktaydı. Elleri hafifçe titriyordu — belki soğuktan, belki yılların yorgunluğundan, belki de tam olarak ne yaptığını bildiği için. Manhattan Projesi’nin bilimsel direktörü, fizik tarihinin en parlak zihinlerinden biri, o an sadece bir insandı: Elleri titreyen, gözleri karanlığa bakan, dudakları kımıldayan bir adam.
Geri sayım başlamıştı.
Ekip üyeleri kulaklıklarına yapışmıştı. Kimisi dua ediyordu — hangi dine inandığından bağımsız olarak. Kimisi not defterini sıkıca tutuyordu, sanki kalem tutmak onu gerçeğe bağlayacakmış gibi. Enrico Fermi, patlamanın gücünü tahmin etmek için cebinden küçük kâğıt parçaları çıkarmıştı — şokun onları ne kadar savuracağını ölçecekti. Kenneth Bainbridge, test direktörü, saatine bakıyordu. Dudakları kımıldıyordu ama ses çıkmıyordu.
Oppenheimer’ın zihninde o an bir ses yankılandı. Yıllar önce okuduğu Bhagavad Gita’dan bir dize — Tanrı Vişnu’nun evrensel formunu açıkladığı bölüm. Prens Arjuna’ya dönerek söylediği o korkunç, muhteşem, ezeli cümle:
‘Şimdi ben ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.’
Sanskritçe aklında çınladı: Kālo’smi lokakṣayakṛt pravṛddho.
Bu bir alıntıydı. Ama aynı zamanda bir itiraftı.
Sabahın 5:29’u ve 45 saniyesinde, Trinity cihazı — ‘The Gadget’ diye çağırdıkları o şey — ateşlendi.
Samuel Ortega o anda kibriti çakmıştı. Ama sigara hiç yanmadı.
Çünkü batı ufku güneşten önce parladı.
Mor. Sonra beyaz. Sonra sarı-turuncu, gözün dayanamayacağı bir sarı. Samuel kolunu yüzüne kaldırdı ama ışık kolunun teninden geçer gibi hissettirdi. Gölgesi anında arkasına düştü — keskin, sert, sanki fotoğraflanmış gibi. Köpek ulumaya başladı. Koyunlar çıldırdı.
Sonra ses geldi.
Yerden. Gökyüzünden değil — yerden. Toprak önce titredi, sonra inledi, sonra bir gümbürtü geldi ki Samuel’in göğsü içten sıkışır gibi oldu. Veranda sallandı. Elena’nın yatak odasından bir cam düştü ve kırıldı.
Samuel donup kaldı.
Ufukta dev bir mantar bulutu yükseliyordu. Hiç görmediği, hayal bile edemeyeceği bir şekil. Güzel miydi? Korkunç muydu? İkisi de. Aynı anda. Öyle bir güzellik ki içinde ölüm vardı; öyle bir korku ki içinde hayranlık vardı.
Kaç dakika öylece baktığını bilmiyordu. Belki bir dakika. Belki on.
Sonra Elena seslendi içeriden: ‘Samuel? Ne oldu?’
Samuel cevap veremedi. Dilinde kelime yoktu. Çünkü o an için henüz kelime icat edilmemişti.
Test alanında Oppenheimer sığınaktan çıktı. Gözleri hâlâ kamaşıyordu. Yanındaki Kenneth Bainbridge ona döndü ve alçak sesle, neredeyse fısıltıyla şunu söyledi:
‘Artık hepimiz orospu çocuklarıyız.’
Oppenheimer cevap vermedi. Sadece ufka baktı. Mantar bulutu hâlâ yükseliyordu — binlerce metre yüksekte, gökyüzünü kirletircesine.
Zihninde Gita’nın o dizesi hâlâ çınlıyordu.
Yıllar sonra, bir televizyon röportajında, o anı anlatırken gözleri dolacaktı. ‘Bunu düşündüm’ diyecekti. ‘Ve sanırım hepimiz bir şekilde bunu düşündük.’
Samuel Ortega o gün kimseye bir şey söylemedi.
Kasabaya gittiğinde gazeteler zaten dolup taşmıştı — ‘büyük patlama’, ‘askeri deney’, ‘ayrıntılar gizli’ gibi belirsiz haberler. Gerçeği aylar sonra öğrenecekti, Hiroşima’dan sonra. Ve o zaman, o mantar bulutunu hatırlayacak, ellerinin titrediğini fark edecekti.
Elena iyileşti. Koyunlar hayatta kaldı. Çiftlik ayakta kaldı.
Ama Samuel, o sabahtan sonra hiçbir zaman güneşin doğuşuna eskisi gibi bakmadı. Her şafak vakti, gözleri önce batıya kayardı — istemsizce, farkında olmadan.
Sanki bir şeyin oradan tekrar gelebileceğini biliyordu.
16 Temmuz 1945. Jornada del Muerto. İnsanlık o sabah bir eşiği geçti — ve o eşiğin öte tarafına bir daha dönülemedi.

