
19 Temmuz 1870 sabahı, Paris’in Montmartre semtindeki küçük fırının bacasından tüten duman, henüz şehir uyanmadan gökyüzüne karışıyordu. Étienne Moreau — kırk üç yaşında, elleri çatlak, saçları undan beyazlamış bir fırıncı — her sabah yaptığı gibi gece yarısı kalkmış, hamurunu yoğurmuş, odun ateşini tutuşturmuştu. Bu sabah farklı değildi. Ya da öyle sanıyordu.
Étienne’in fırını küçüktü ama semtin omurgasıydı. İşçiler işe giderken kapısından geçer, manav komşusu Gaston her sabah bir baget alır, karşı apartmandaki dul kadın Madame Colette ise bazen sadece sıcaklık için uğrardı içeri. Étienne bu insanları tanırdı — açlıklarını, yorgunluklarını, küçük sevinçlerini. Ve onların yüzlerinden şehrin nabzını okurdu.
Sabah sekize doğru, ilk müşteriler kapıdan girerken bir şeyler değişmişti havada. Gaston koşarak geldi — elinde gazete, yüzü kıpkırmızı. ‘Étienne! Duydun mu? Savaş! İmparator Prusya’ya savaş ilan etti!’ Étienne tezgâhın üzerindeki somunu bıraktı. Dışarıdan sesler yükseliyordu — önce tek tük, sonra bir dalga gibi. ‘Vive la France! À bas la Prusse!’ Fransa yaşasın, Prusya kahrolsun.
Étienne kapıya yürüdü, elleri hâlâ unluydu. Sokak bir anda bayramlık kesilmişti. Genç adamlar trikoloru sallıyor, bir grup öğrenci marş söylüyordu. Bir kadın penceresinden çiçek atıyordu aşağıya. Étienne bu coşkuyu tanıyordu — tehlikeli bir coşkuydu bu, midesini bulandıran türden. 1848’i hatırladı. Sonra 1851’i. Her büyük çığlığın ardından gelen sessizliği.
Napolyon III’ün adını gazetelerden biliyordu. O yorgun, şişirilmiş yüzü, amcasının gölgesinde büyümeye çalışan bir adamın yüzüydü. Söylentiler kulağına geliyordu — İspanya tahtı meselesi, Hohenzollern prensi, Bismarck’ın o soğuk hesaplı telgrafı. Étienne bunların ayrıntısını bilmiyordu. Ama şunu biliyordu: Bir adam kibri için savaşa gidebilirdi. Ve o savaşa başkaları giderdi.
Fırına döndü. Ekmekler yanmak üzereydi. Küreğini aldı, somun somun çıkardı fırından. Sıcaklık yüzüne vurdu — her zamanki gibi, ama bu sabah farklı hissettirdi. Sanki o ısı sadece odundan değil, uzaktan, doğudan, Prusya sınırlarından da geliyordu.
Gaston hâlâ kapıda duruyordu, gözleri parlıyordu. ‘Büyük bir zafer olacak, Étienne! Birkaç haftada biter!’ Étienne ona baktı uzun uzun. Sonra tezgâhın üstüne bir baget koydu, para istemedi. ‘Al,’ dedi yalnızca. ‘Ye. Çünkü bu şehirde ekmek her zaman bu kadar kolay bulunmaz.’
Gaston güldü, şakaya vurdu. Ama Étienne gülmedi. Fırının karanlığına döndü, bir sonraki hamuru yoğurmaya başladı. Dışarıda Paris coşkuyla bağırıyordu. İçeride, unun ve ateşin arasında, kırk üç yaşında bir adam tarihin ağırlığını ellerinde hissediyordu — kimse daha adını koymadan önce.
Fransa, 19 Temmuz 1870’te Prusya’ya savaş ilan etmişti. Avrupa’nın güç dengesi o gün değişmeye başladı. Bismarck kazanacaktı. Napolyon kaybedecekti. Paris kuşatılacaktı. Ama o sabah sokakta kimse bunu bilmiyordu. Sadece Étienne’in içinde, hamur gibi kabaran bir his vardı: Davulların sesi, acının kendisinden önce gelir.

