
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Mehmet, o sabah gözlerini açtığında gökyüzünün rengi ona yanlış geldi.
Temmuz’un yirmi yedisiydi. 1921. Kütahya’nın eski çarşısına yakın, taş duvarlı fırınının önünde sabahın dördünde duran bu elli iki yaşındaki adam, otuz yıldır aynı saatte aynı kapıyı açardı. Hamurun kokusu, odunun çatırtısı, tandırın sıcaklığı — bunlar onun için namazdan da eski bir ritüeldi. Ama bugün eller hamura gömülürken kulaklar başka bir yerde geziniyordu.
Gece boyunca şehre haberler düşmüştü. Birer birer, ağızdan ağıza, kapıdan kapıya. Yunan kuvvetleri batıdan ilerliyordu. Sadece ilerlemiyor, üstelik durdurulamıyordu. Eskişehir yolu üzerindeki tepeler, ovalar, köyler — hepsi bir satranç tahtasına dönmüştü ve taşlar hızla yer değiştiriyordu.
Mehmet, ilk ekmeği küreğe koyarken komşusu Hüseyin Çavuş içeri girdi. Yüzü toprak gibiydi.
‘Mehmet Usta,’ dedi, sesi kısık ama gözleri geniş, ‘Türk birlikleri savunma mevzilerine çekiliyormuş. Kütahya’yı tutmak zorundalar. Yunan harekâtı sabahtan beri sürmekte.’
Mehmet küreği yavaşça çekti. Ekmeğin alt yüzü altın sarısıydı — tam kıvamında. Ama o renge bakmadı. Dışarıya, o soluk temmuz sabahına baktı.
Kütahya-Eskişehir hattı. Bu isimler son haftalarda herkesin dilindeydi. Stratejik bir koridor, Anadolu’nun omurgası gibi bir şey. Türk Millî Kuvvetleri burayı tutarsa batı cephesi ayakta kalırdı; tutamazsa… kimse o cümleyi tamamlamak istemiyordu.
Çarşı yavaş yavaş canlanmaya başladı, ama o günkü uğultu alışılmış değildi. Kadınlar çocuklarını yanlarına sıkıştırarak geçiyordu, ihtiyarlar cami önünde fısıldaşıyordu, bir grup genç adam doğuya doğru koşar adım ilerliyordu — belki habere, belki cepheye. Mehmet onları izledi. Kendi oğlu da bir yerlerdeydi bu savaşın içinde. Nerede olduğunu tam bilmiyordu. Mektuplar düzensiz geliyordu, bazen hiç gelmiyordu.
Tandırın ısısı yüzüne vurdu. Temmuz güneşi henüz doğmamıştı ama sıcak zaten vardı — toprağın içinde, havanın dokusunda, insanların bakışlarında.
O gün Yunan ordusu ileri harekâtını kararlılıkla sürdürürken, Türk kuvvetleri komutanlarının emirleriyle savunma pozisyonlarına yerleşiyordu. Kütahya-Eskişehir Muharebesi, 27 Temmuz 1921 sabahı böyle başladı — cephe gerisindeki bir fırında bile hissedilen o ağır, bunaltıcı belirsizlikle.
Mehmet öğleden sonra bir müşterisi olmadığını fark etti. Ekmekler sayaçta soğumuştu. Ama o yine de fırını söndürmedi. Sanki ateşi canlı tutmak, bir şeyi canlı tutmak demekti.
Dışarıda top sesleri rüzgarla birlikte gelip geçiyordu. Uzak mıydı, yakın mıydı — söylemek güçtü. Ama vardı. Kesinlikle vardı.
Mehmet Usta ellerini önlüğüne sildi, kapı eşiğine oturdu ve ufka baktı. Kütahya’nın damları, minaresi, ardındaki tepeler. Bu topraklar için şimdi bir muharebe başlıyordu. Ve o, yapabileceği tek şeyi yapıyordu: Bekliyordu. Ve fırını yanık tutuyordu.

