Ejderin Son Nefesi: Wuchang’da Bir Fenerci’nin Gecesi

instagram 1911 16 haziran

Wuchang, 10 Ekim 1911. Sonbaharın ilk serinliği Yangtze Nehri’nden şehre sızıyordu.

Wei Changming, kırk üç yaşında bir sokak fenerci ustasıydı. Her akşam omzuna astığı deri çantasına yağ şişelerini, fitil yedeklerini ve küçük bir çakmak taşını koyar, Wuchang’ın dar sokaklarında dolaşırdı. Şehrin gözleri oydu bir bakıma — karanlık bastırmadan önce ışığı hazırlayan adam.

O akşam her zamankinden erken çıkmıştı evden. Karısı Mei, kapıda durmuş, “Bugün garip bir hava var,” demişti. Wei güldü. “Her sonbahar böyledir,” dedi. “Nehir soğur, insanlar gerginleşir.”

Ama Mei haklıydı. Şehirde haftalar içinde biriken bir gerilim vardı — Qing hanedanlığının demiryollarını yabancı şirketlere devretme kararı halkı öfkelendirmiş, kışlalarda ise çok daha derin bir kor yanıyordu. Wei bunu biliyordu; çarşıda duymuştu, kahvehanede fısıltılar arasında yakalamıştı. Ama bir fenerci ne yapabilirdi ki? Fenerlerini yakardı. Sabahı beklerdi.

İlk feneri yaktığında saat henüz akşamın erkeniydi. Sokak ıssızdı. Uzaktan bir köpek havlaması, yakından bir çocuğun ağlaması. Sonra — sessizlik.

Ve sonra silah sesi. Tek bir patlama değildi. Birden fazla, birbirini kovalayan, Wuchang Kışlası’nın bulunduğu yönden gelen sesler. Wei olduğu yerde dondu. Elindeki meşale titredi. Yağ damlası bileğine düştü, yaktı — o acıyı bile hissetmedi.

Komşu dükkânın sahibi Lao Chen kapısına fırladı. “Kışladan geliyor!” diye bağırdı. “Askerler ateş açıyor!”

“Kime?” diye sordu Wei.

Lao Chen’in yüzü bembeyazdı. “Birbirlerine.”

Wei o gece fenerlerini yakmaya devam etti. Başka ne yapabilirdi? Sokaklar karardıkça insanlar evlerine çekildi, kepenkler indi, Wuchang nefesini tuttu. Ama Wei yürüdü. Her feneri yakarken ellerinin titrediğini hissetti. Kulakları kışladan gelen seslere kilitliydi.

Sabaha karşı öğrendiği şey şuydu: Yeni Ordu’nun askerleri — Qing hanedanlığına bağlı olmalarına rağmen içlerinde uzun süredir devrimci fikirleri besleyen, gizli cemiyetlere üye genç askerler — subaylarına karşı ayaklanmıştı. Tetikleyici küçük bir şeydi: bir ihbar, bir silah deposunun keşfedilmesi, bir askerin panikle ateş açması. Ama o tek kurşun, yüzyıllık bir tahtın duvarına çarpmıştı.

Wuchang’ın valisi gecenin karanlığında şehirden kaçtı. Sabah olduğunda isyancılar şehrin kontrolünü ele geçirmişti.

Wei, son fenerini yakarken doğuya baktı. Yangtze’nin üzerinde soluk bir şafak sökmeye başlıyorlardı. Yanında duran genç bir çırak, “Usta,” dedi titreyerek, “bu ne anlama geliyor?”

Wei uzun süre cevap vermedi. Sonra elindeki meşaleyi yavaşça kaldırdı — sanki bir şeye işaret ediyormuş gibi. “İmparatorluk,” dedi sessizce, “ölümlüdür.”

O sabah Wuchang’da yanan fenerler söndürülmedi. Belki de artık başka bir ışık düşmüştü sokaklara — yüzyıllık bir ejderin son nefesinden doğan, adını henüz bilmediği ama hissettiği bir ışık. Tarih onu sonradan Xinhai Devrimi diye anacaktı. Çin Cumhuriyeti’nin fitilini ateşleyen gece.

Wei Changming ise o sabah eve döndüğünde karısına tek bir şey söyledi: “Mei, dünya değişti.”

Mei ona baktı, ellerindeki yağ lekelerine, yorgun gözlerine. “Ne zaman?” diye sordu.

Wei düşündü. “Dün gece,” dedi. “Farkında bile olmadan.”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top