
29 Haziran 1613 günü öğleden sonra, Ned Hawkins adında otuz iki yaşında bir eldiven tamircisi, Thames’in güneyindeki Southwark sokaklarında aceleyle yürüyordu. Çantasında o gün teslim etmesi gereken iki çift deri eldiven vardı — biri bir tüccarın karısına, diğeri bir kilise görevlisine. Ama mesleğinin sıkıcı ritmine rağmen Ned’in asıl tutkusu başkaydı: tiyatro.
Globe’a ilk kez on dört yaşında girmişti. O günden bu yana, birkaç penisi olduğunda mutlaka ayak takımının arasına karışır, sahnenin önünde ayakta dururdu. Hamlet’i üç kez izlemişti. Othello onu ağlatmıştı — bunu kimseye söylememişti.
O gün sahnede Henry VIII oynuyordu. Kral’ın oyunuydu bu; görkemli, gürültülü, kalabalık. Ned teslimatlara yetişmek için erken çıkmıştı ama bacakları onu Globe’un önüne taşımıştı. ‘Yalnızca bir sahne’ diye düşündü. ‘Yalnızca bir sahne izlerim.’
Sahne geriliydi. Kral sarayına girerken toplar atılacaktı — o görkemli, seyirciyi heyecanlandıran tüfek sahnesi. Ned, kalabalığın arasında sıkışmış, nefesini tutmuştu. Sonra ses geldi. Patlama. Duman. Ve ardından… bir şey farklıydı. Duman yalnızca sahneden gelmiyordu.
Saman ve ahşaptan örülmüş çatı, kıvılcımı bir nefeste yutmuştu. Alevler önce küçüktü — neredeyse sahte gibiydi, sanki oyunun bir parçasıymış gibi. Ama tiyatronun içindeki insanlar gerçeği hissetti: sıcaklık. Gerçek, yakıcı, acımasız sıcaklık. ‘Yangın var!’ diye bağırdı biri. Sonra herkes bağırmaya başladı.
Ned sonradan hatırlayacaktı o anı — nasıl da kimse önce inanmamıştı. Oyuncular kostümleriyle sahnede donup kalmışlardı. Bir kadın şapkasını düşürmüştü ve eğilip almaya çalışıyordu, etrafı alevler sarılırken. Yaşlı bir adam, yanındaki gence ‘Bu da oyunun parçası mı?’ diye sormuştu. Değildi.
Ned dışarı çıktığında, Thames’ten gelen rüzgar alevleri körüklüyordu. Globe’un tahta sütunları, kadife perdeleri, ahşap seyirci bölümleri — hepsi yanıyordu. Çatı çöktüğünde, Ned’in ayakları yerden kesildi sanki. Bir an için sesin kesildiğini hissetti. Kalabalığın çığlıkları, Thames’in gürültüsü, kuşların kaçışı — hepsi bir anda yok oldu. Yalnızca o ses vardı: büyük bir şeyin yıkılışının sesi.
Kimse hayatını kaybetmemişti — bu mucizeydi. Ama Ned, duman bulutunun Londra semalarına yükselişini izlerken, kayıpların yalnızca taşlarla ve tahtalarla ölçülmediğini anlamıştı. Orada, o alevlerin içinde, Shakespeare’in sözleri yankılanmıştı son kez. Hamlet’in tereddütleri. Juliet’in çığlığı. Lear’ın fırtınası. Hepsi dumana karışmıştı.
Akşam eve döndüğünde eldivenlerden birini teslim etmeyi unutmuştu. Tüccarın karısı kapıda bekliyordu, sinirli ve sabırsız. Ned özür dilemedi. Yalnızca Thames’in karşı yakasına baktı — hâlâ duman tütüyordu. ‘Globe yandı’ dedi.
Kadın bir şey anlamamıştı. Belki de anlamak zorunda değildi. Ama Ned, o gecenin karanlığında, bir dönemin kapandığını hissediyordu — yalnızca bir tiyatronun değil, içinde büyüdüğü, kelimelerle nefes aldığı bir dünyanın.
Küller soğuyordu. Ama onların ağırlığı, yıllarca Ned’in omuzlarında kalacaktı.

