
25 Haziran 1950. Seul’ün doğusunda küçük bir mahalle okulu.
Jin-ho o sabah her zamankinden erken uyanmıştı. Otuz iki yaşında bir ilkokul öğretmeniydi; ince yapılı, gözlüklü, ellerinde her zaman tebeşir tozu izi olan biri. Karısı mutfakta pirinç lapası hazırlarken o, dersliğine götüreceği kâğıtları masanın üzerinde düzlüyordu. Bugünkü ders basitti ama Jin-ho buna önem veriyordu: ‘Barış nedir? Barışı nasıl korurusunuz?’ Savaşın bitişinin üzerinden beş yıl geçmişti. Çocuklar savaşı bilmiyordu — ya da bilmemeli, bilmemesini istiyordu Jin-ho.
Dışarıda haziran sabahının sisi henüz kalkmamıştı. Sokak ıslaktı, havada nem ve pişmiş tahıl kokusu vardı. Mahalle henüz tam uyanmamıştı; bir iki dükkan kepenk açıyordu, bir yaşlı adam kaldırımı süpürüyordu. Jin-ho çantasını omzuna aldı, karısına ‘Akşama kadar dönerim’ dedi ve kapıdan çıktı.
Okulun yarım saat yürüme mesafesinde olduğunu biliyordu. Yolu severdi — şehrin o saatteki sessizliğini, kendi düşünceleriyle baş başa kalabildiği o kısa anı. Bugün çocuklara ne anlatacağını kafasında kuruyordu: Barış bir hediye değil, bir sorumluluktur. Bunu nasıl anlatırdı sekiz yaşındaki bir çocuğa?
Sonra duydu.
Önce bir gümbürtü — uzaktan, belirsiz, sanki dağların ardından kopan bir fırtına sesi gibi. Jin-ho durdu. Dinledi. İkinci gümbürtü daha yakındı ve bu sefer yalnız değildi; peş peşe geliyordu, ritimli, ısrarcı. Bir inşaat değildi. Bir fırtına da değildi.
Sokak birden canlandı. Bir kadın koşarak çıktı kapıdan, saçları dağınık, yüzü bembeyaz: ‘Kuzey’den geliyorlar! Kuzey Koreli askerler 38. paraleli geçti!’
Jin-ho dondu.
- paralel. O hayali çizgi. Savaşın bitiminde çizilen, iki halkı birbirinden ayıran, kâğıt üzerinde var olan ama toprağa kazınmamış olan o çizgi. Yıllardır herkes o çizginin ne anlama geldiğini biliyordu ama kimse gerçekten inanmak istememişti. Jin-ho da inanmamıştı.
O sabah, 25 Haziran 1950’de, Kuzey Kore kuvvetleri gün ağarmadan harekete geçmişti. Sovyet yapımı T-34 tankları, piyade birlikleri, topçu ateşi — hepsi birden, 38. paralelin her noktasından güneye aktı. Güney Kore ordusu hazırlıksız yakalanmıştı; savunma hatları saatler içinde çöküyordu. Seul’e yalnızca birkaç günlük mesafe kalmıştı.
Jin-ho okula gidemedi. Sokakta insanlar birbirini arıyordu — kim ne duymuş, askerler nerede, hükümet ne yapıyor? Radyolar bağırdı, komşular toplandı, bazı erkekler koşarak karakola gitti. Birisi ‘BM’ye başvurulacakmiss, Amerika’dan yardım isteyeceklermiş’ dedi. Başka birisi ‘Vakit var mı ki?’ diye sordu.
Jin-ho evin önündeki taş merdivene oturdu. Elindeki kâğıtlara baktı — ‘Barış nedir?’ diye yazmıştı en üste, büyük harflerle. Kâğıdı katladı, cebine koydu.
O gün BM Güvenlik Konseyi acil toplandı. Amerika Birleşik Devletleri müdahale kararı aldı. Dünya, henüz bir küresel savaşın yorgunluğunu üzerinden atamamışken, yeni bir çatışmanın eşiğinde duruyordu. Soğuk Savaş’ın donuk yüzeyi, Kore yarımadasında ilk kez kırılmıştı — ve altındaki ateş herkesin sandığından çok daha büyüktü.
Jin-ho o akşam tahtasına hiçbir şey yazmadı. Ama o sabah cebine koyduğu kâğıdı yıllarca sakladı. Savaş bittiğinde, 1953’te, o kâğıdı çıkardı ve yeniden baktı soruya.
Cevabı hâlâ bilmiyordu.

