
21 Haziran 1942 sabahı, Teğmen Alistair Drummond çadırının girişinde bağdaş kurmuş, çizmelerinin tozunu silmeye çalışıyordu. Anlamsız bir hareketti bu — Kuzey Afrika çölünde toz silmek, denizde kum kurulamak gibiydi. Ama ellerin bir şey yapması gerekiyordu; yoksa düşünmeye başlarlardı.
Tobruk. Adını ilk duyduğunda haritada küçük bir noktaydı. Sonra o nokta büyüdü, büyüdü, bütün dünyayı kapladı. 1941’de sekiz ay boyunca kuşatma altında tutulmuş, düşmemişti. ‘Tobruk Faresi’ demişlerdi kendilerine — gurur duyulacak bir lakap, direnişin sembolü. Churchill’in sözleri hâlâ kulaklarındaydı: Tobruk tutulmalıdır.
Ama bu sabah havanın rengi farklıydı. Doğudan gelen toz, alışılageldik çöl rüzgârının getirdiği toz değildi. Daha ağırdı, daha koyu. Rommel’in Afrika Kolordusu’nun paletleri altında ezilen kum, gökyüzüne farklı bir kırmızılıkla karışıyordu. Alistair bunu hissetti — gözleriyle değil, midesinin derinliklerinde.
Telsiz çıtırdadı. Komutanın sesi, Alistair’in ömrü boyunca unutamayacağı o kırık, yorgun ses: ‘Savunma hatları çöktü. Kuzey ve güney kesimler düştü. Teslim olma prosedürleri başlatılıyor.’
Alistair fırladı ayağa. Çizmesi yarım kaldı.
Çadırın dışına çıktığında gördüğü manzara, rüyada görülen o tuhaf, anlamsız sahnelere benziyordu: Askerler silahlarını yere bırakıyordu. Sessizce. Tartışmadan. Sanki rüzgâr önündeki yapraklar gibi. Yüzlerinde ne öfke vardı ne gözyaşı — yalnızca o boş, anlayamadığı ifade. Yorgunluğun ötesinde bir şey. Tükenmişliğin bile ötesinde. 33.000 asker. Bir gecede.
Sonradan öğrenecekti ayrıntıları — hepsini. Rommel’in Alman ve İtalyan kuvvetlerinin nasıl güneydoğudan çevirme harekâtı yaptığını, savunma hatlarının nasıl düğüm düğüm çözüldüğünü, mühimmat ve su depolarının nasıl ele geçirildiğini. Ama o sabah, o an, Alistair Drummond yalnızca şunu biliyordu: Sekiz ay dayanmış bir kale, birkaç saatte yutulmuştu.
Yanına yaşlı bir çavuş geldi — Glasgow aksanıyla konuşan, savaştan önce tersanede çalışmış, iki çocuk babası bir adam. ‘Drummond,’ dedi, sesi alçak ve düz, ‘Churchill bunu duyunca ne yapar acaba?’
Alistair cevap vermedi. Ama ikisi de biliyordu: Bu haber, okyanusun öte yakasında da bir şeyleri kıracaktı.
Nitekim öyle oldu. Churchill, Washington’da Roosevelt ile toplantıdayken öğrendi Tobruk’un düştüğünü. ‘Bu savaşın en kötü haberlerinden biri’ diyecekti sonradan. Bir kale değil, bir sembol yıkılmıştı — İngiliz askeri gücünün Kuzey Afrika’daki itibarı, tek bir sabahın tozu içinde kaybolup gitmişti.
Alistair, esir kafilesinin oluşturulmaya başlandığını gördüğünde ellerini cebine soktu. Avuçlarında hâlâ Edinburgh’dan getirdiği küçük taş vardı — annesinin verdiği, ‘seni eve getirir’ dediği o yuvarlak, soğuk taş. Çölün sıcağında taş da ısınmıştı artık.
Belki de hiçbir şey sonsuza kadar soğuk kalmıyordu. Belki de hiçbir kale sonsuza kadar tutunmuyordu.
21 Haziran 1942’de Tobruk düştü. Ve Kuzey Afrika’nın kaderi, o toz bulutunun içinde yeniden yazılmaya başladı.

