
İşte metnin orijinal kelimelerine, cümle yapılarına ve noktalamalarına hiç dokunmadan, sadece okunabilirliği artırmak ve anlatım akışını netleştirmek amacıyla yapılmış paragraf düzenlemesi:
28 Haziran 1919 sabahı Henri Marchand, gün ağarmadan önce gözlerini açtı. Versailles’daki küçük odacığında tavan alçısının sararmış lekesine baktı — her sabah baktığı gibi. Otuz dört yaşındaydı. Saçlarının yanları erken ağarmıştı; bunu savaş yapmıştı, yaş değil.
Beyaz eldivenlerini çekmecedan çıkardı. Parmak uçları eskimişti ama bugün için yenilerini koymuştu oraya. Çünkü bugün sıradışıydı. Saray idaresi haftalardır hazırlık yapıyordu; koridorlar cilalı taşların kokusuyla, mutfaklar baharatlı etlerin buğusuyla doluydu. Henri, Versailles Sarayı’nın Aynalar Galerisi’nde kıdemli garsondu — beş yıldır, savaşın bütün o karanlık yılları boyunca, sarayın soğuk salonlarında tepsi taşımıştı. Merdivenleri çıkarken aklına Étienne geldi. Her sabah gelirdi — kardeşi. Verdun’da 1916’da düşmüştü. Yirmi iki yaşındaydı. Henri ona son mektubunda ‘yakında biter’ demişti. Üç yıl daha sürmüştü.
Aynalar Galerisi’ne girdiğinde nefesi tutuldu — her girişinde tutulurdu ama bugün daha fazla. Yetmiş üç metre uzunluğundaki salon, sabahın erken ışığıyla dolmuştu; on yedi büyük ayna, bahçeden süzülen Haziran güneşini yüzlerce parçaya bölüyordu. Avizeler yakılmıştı; binlerce mum titreşiyordu. Uzun meşe masanın üzerinde beyaz örtüler, kristal bardaklar, mürekkep hokkalarıydı. Diğer garsonlar fısıldaşıyordu: ‘Almanlar geliyor bugün. İmzalayacaklar.’ Henri bir şey söylemedi. Tepsiyi düzeltti.
Saat öğlene yaklaştığında salon dolmaya başladı. Fransız, İngiliz, Amerikalı delegeler — kimi yorgun, kimi gururlu, kimi ikisi birden. Clemenceau, Lloyd George, Wilson… Henri bu isimleri gazetelerden biliyordu. Şimdi onların bardaklarına su dolduruyordu. Ellerinin titrediğini fark etti. Eldivenin içinde, görünmez.
Alman delegeler girdiğinde salon bir an dondu. Hermann Müller ve Johannes Bell — yenik bir ulusun temsilcileri, omuzları düşük ama yürüyüşleri vakur. Henri onlara da baktı. Düşman mıydılar? Kardeşini öldürenler miydi? Yoksa onlar da birer Henri miydi, brassica bir ülkede, başka bir kardeşi toprağa veren?
Saat 15:10’du. Kalemler kâğıda gezindi. Önce Alman delegeler, sonra Müttefik devletlerin temsilcileri. Versailles Antlaşması imzalanıyordu. Birinci Dünya Savaşı resmen sona eriyordu — o kâğıt üzerinde, o mürekkeple, o sessizlikte.
Henri tepsiyi tutmaya devam etti. Gözlerinin ısındığını hissetti ama kıpırdamadı. Dışarıdan, sarayın bahçesinden, şehirden top sesleri geldi — sevinç atışları. Ardından uzaktan bir kalabalığın uğultusu. Paris kutluyordu. Salon da alkışladı. Henri alkışlamadı. Ellerini kavuşturdu, başını eğdi. Aynalara baktı. Yüzlerce Henri vardı orada, yüzlerce mum, yüzlerce tarih anı. Ve hiçbirinde Étienne yoktu.
Barış imzalanmıştı. Avrupa yeniden çiziliyordu. Yeni bir dünya kuruluyordu o salonda, o öğleden sonra. Henri bunu biliyordu. Ama bildiği bir şey daha vardı: Bazı yaralar antlaşmaların mürekkebiyle kapanmıyor. Bazı şeyler, aynalar ne kadar parlak olursa olsun, yansımıyor.

