
Viyana’nın taş döşeli sokaklarında sabahın ilk ışığı henüz binalara vurmuştu. 28 Temmuz 1914. Şehir, son birkaç haftadır bir gerilimin altında eziliyordu — ama bu sabah hava farklıydı. Daha ağır, daha sessiz, sanki Tuna’nın üzerindeki sis bile nefesini tutmuştu.
Ernst Havel, Posta ve Telgraf Bakanlığı’nın Fleischmarkt Caddesi’ndeki binasına her sabah yaptığı gibi yürüyerek geldi. Otuz dört yaşındaydı, on iki yıldır aynı koridorda, aynı ahşap sandalyede, aynı makinenin başında oturuyordu. Parmakları o kadar alışmıştı ki bazen rüyasında bile Mors alfabesiyle konuştuğunu duyardı. Bugün elinde yarım kalmış bir kahve vardı; karısı Marta sabah erken kalkmış, ama konuşmamışlardı. Son günlerde herkes az konuşuyordu. Gazeteler çok konuşuyordu — ama insanlar susuyor, bakışıyordu.
Bodrum kata inen merdivenler her zamanki gibi gıcırdadı. Meslektaşı Friedrich zaten oturmuş, önündeki kağıtlara bakıyordu. Başını kaldırmadı bile. Ernst yerine geçti, makinesini kontrol etti, mürekkep şeridini düzeltti. Sıradan bir sabah. Belki bugün de sıradan geçerdi.
Sonra mesaj geldi.
Önce rakamlar, sonra kelimeler. Ernst’in parmakları otomatik olarak hareket etmeye başladı, ama gözleri cümlelerin üzerinde donup kaldı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu… Sırbistan Krallığı’na karşı… savaş hali… 28 Temmuz 1914 itibarıyla…
Parmakları durdu.
Oda aynıydı — aynı sararmış duvarlar, aynı gaz lambası kokusu, Friedrich’in öksürüğü, uzaktan gelen at nalı sesi. Ama Ernst’in içinde bir şey değişmişti. Sanki o satırları okurken dünyanın ekseninin birkaç derece kaydığını hissetti.
Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürüldüğünden bu yana yirmi üç gün geçmişti. Yirmi üç gün boyunca Viyana’da herkes konuşmuştu — kahvehanelerde, tramvaylarda, bakkal önlerinde. Kimileri savaşın kaçınılmaz olduğunu söylüyordu, kimileri diplomatların bir çözüm bulacağına inanıyordu. Ernst ne düşündüğünü bilmiyordu. Sadece Marta’nın her gece biraz daha geç uyuduğunu, on altı yaşındaki kardeşi Karl’ın son günlerde askeri marşlar mırıldandığını fark etmişti.
Şimdi elindeki kağıtta cevap vardı.
Mesajı iletmek zorundaydı. Bu onun göreviydi — ne fazlası, ne eksiği. Ama o sabah, on iki yıllık meslek hayatında ilk kez, bir tuşa basmaktan önce duraksadı. Çünkü bu mesaj sadece bir mesaj değildi. Bu mesaj Belgrad’a gidecekti, oradan tüm Avrupa’ya yayılacaktı; gazetelerin manşetlerine, saray koridorlarına, köy meydanlarına, annelerin kulaklarına ulaşacaktı. Ve hiçbir şey — hiçbir telgraf, hiçbir özür, hiçbir geri adım — bu kelimeleri söylenmemiş hale getiremeyecekti.
Friedrich başını kaldırdı: ‘Havel, ne bekliyorsun?’
Ernst ona baktı. Sonra kağıda baktı. Sonra parmakları hareket etti.
Tık. Tık. Tık.
O sabah Viyana’nın telgraf ofisinden çıkan mesaj, I. Dünya Savaşı’nın resmi başlangıcını dünyaya duyurdu. Ernst Havel bu tarihin içinde sadece küçük, isimsiz bir dişliydi. Ama o dişli döndükçe, çarklar işlemeye başladı. Ve o çarkların altında ezilecek milyonların hiçbiri henüz bilmiyordu.
Viyana’da güneş yükseliyordu. Tuna akıyordu. Ve tarih, bir telgraf memurunun titreyen parmaklarıyla yeni bir sayfasını açmıştı.

