
Henri Marceau o sabah da dördü çeyrek geçe kalkmıştı. Kırk üç yıllık ömrünün yirmi beşini bu fırında geçirmişti; hamur yoğurmanın ritmi artık nefes almak kadar doğaldı ona. Auvers-sur-Oise’nin taş döşeli dar sokakları henüz uyanmamıştı, sabahın o mavimsi karanlığında yalnızca fırının bacasından yükselen duman vardı gökyüzünde — ve uzakta, tepelerin ardında ağarmaya başlayan bir şerit.
Hamuru yoğururken düşündü. İki gün önce, 27 Temmuz’da, kasabanın kıyısındaki buğday tarlalarından silah sesi geldiğini söylemişlerdi. Komşusu Père Dupont koşarak gelmişti fırına: ‘O Hollandalı ressam, Henri. O sarı saçlı deli. Kendine ateş etmiş.’ Henri o an elindeki hamuru bırakmamıştı bile. Bırakamamıştı. Ekmekler bekliyordu. Hayat bekliyordu.
Ama şimdi, 29 Temmuz 1890’ın bu ağır sabahında, Ravoux hanının önünden geçen doktor Gachet’nin yüzünü hatırladı. Geçen akşam o yüzü görmüşü — solgun, kasılmış, yenilmiş bir yüz. Ve anlamıştı. Vincent van Gogh, otuz yedi yaşında, gece yarısını biraz geçe hayata gözlerini yummuştu.
Henri ekmeğini küreğe yerleştirdi. Hollandalı adam aylardır bu sokaklarda dolaşırdı. Sabahları erken çıkar, tuvali ve boyaları sırtında, sanki tüm Auvers’i bir günde kâğıda geçirecekmiş gibi aceleyle yürürdü. Henri bir keresinde ona ekmek vermişti — adam parasını sayarken elleri titriyordu, ama gözleri… Gözleri bambaşkaydı. Sarı buğday tarlalarına bakar gibi parlayan, içinde bir şeyler yanan gözler. ‘Merci,’ demişti ressam, Fransızcası hâlâ kırgın ve yabancı. ‘Ekmek güzel kokuyordu. Bütün sabah bu kokuyu düşündüm.’
Henri o zaman gülümsemişti. Şimdi gülümseyemiyordu.
Fırının sıcaklığı yüzünü kavururken dışarıdan sesler geldi — Ravoux hanının kapısı açılıp kapanıyordu, birisi ağlıyordu, birisi Latince bir şeyler mırıldanıyordu. Kasaba uyanıyordu ama bu sabah farklı uyanıyordu; sanki Auvers-sur-Oise’nin taşları bile bir şeyin farkındaydı, bir ağırlık çökmüştü sokaklara.
Henri ilk ekmek serisini fırından çıkardı. Altın sarısı, mükemmel kabarık, sıcak. Tam o renk — o Hollandalı adamın tablolarındaki buğday rengi. Adam buğday tarlalarını çok severdi. Kasabanın çevresindeki tarlaları defalarca resmetmişti, derlerdi. Sanki o tarlaların içinde bir şey arıyordu, sanki sarı başakların arasında kaybolup gitmek istiyordu.
Belki de öyle olmuştu sonunda.
Henri ekmeği tezgâha koydu ve ellerini önlüğüne sildi. Dışarı çıktı, sabah havasını içine çekti. Ravoux hanının üzerindeki pencere kapalıydı. Orada, o küçük odada, dünya henüz görmediği tablolarla dolu bir adam yatıyordu — soğuk, sessiz, nihayet dingin.
Bir fırıncı ne bilir sanattan, diye geçirdi içinden Henri. Ben hamur bilirim, ateş bilirim, sabah bilirim. Ama şunu biliyorum: Bazı insanlar bu dünyaya sığamayacak kadar büyük gelirler. Ve dünya onları tutmayı bilmez. Tutmak istemez belki de.
Sokaktan bir çocuk koşarak geçti, sesi taş döşelerde yankılandı. Güneş tepelerin üzerinden yükseliyordu — tam da o adamın sevdiği türden bir güneş, yakıcı ve sonsuz sarı. Auvers-sur-Oise bir ressam kaybetmişti. Belki de henüz bilmiyordu bunu. Belki de asırlarca bilmeyecekti ne kadar büyük bir şey kaybettiğini.
Henri içeri döndü. Ekmekler bekliyordu.

