
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Mersin limanı, temmuz sabahlarında erken uyanır. Tuz ve mazot kokusu birbirine karışır, martılar henüz sesi keşfetmemiş gibi sessizce süzülür gökyüzünde. Hasan Demir, 58 yaşında, kırık bir omuzla ve yorgun ellerle her sabah yaptığı gibi teknesine yürüdü. Güneş henüz tam doğmamıştı; ufuk, kurşuni bir pembede asılı duruyordu.
O sabah — 30 Temmuz 1974 — limanda bir şey farklıydı. Adamlar gruplar halinde durmuş, radyoya kulak veriyordu. Birinin elinde küçük bir transistör radyo vardı; sesin yarısı rüzgâra karışıyordu ama kelimeler yeterliydi: ‘Türk Silahlı Kuvvetleri, ikinci harekât kapsamında Kıbrıs’ta mevzi genişletme operasyonuna başlamıştır.’
Hasan durdu. Ağını bıraktı.
Üç hafta önce, 15 Temmuz’da, Yunan cuntasının parmağı olan darbeciler Kıbrıs’ta Makarios’u devirmeye çalışmıştı. Adada kan akmıştı — hem Rum hem Türk kanı, ama Türklerin kanı daha sessiz akmıştı, çünkü dünya onları duymak için pek de hevesli değildi. Sonra 20 Temmuz’da Türkiye çıkarma yapmıştı. Garantör güç olarak, 1960 Garanti Antlaşması’nın verdiği hakla. Ve şimdi, 30 Temmuz’da, ikinci aşama başlıyordu.
Hasan’ın Lefkoşa’nın kuzeyinde, Gönyeli yakınlarında bir köyde yaşayan yeğeni vardı — Mehmet, 34 yaşında, iki çocuk babası. Son mektup mayıs ayından kalmıştı. Darbeden bu yana hiç haber gelmemişti.
‘Mehmet ne oldu acaba,’ diye geçirdi içinden. Sesi çıkmadı. Limanda konuşmak için kelime bulmak zordu o sabah.
Bir yaşlı denizci yanına sokuldu. ‘Hayırlısı olsun,’ dedi yalnızca. Hasan başını salladı. Hayırlısı. Kelime hem dua hem de korku taşıyordu içinde.
Kıbrıs Türkleri yıllardır kuşatma altındaydı. 1963’ten bu yana, adanın dört bir yanına serpilmiş enklav bölgelerinde, barikatların arkasında yaşıyorlardı. Hasan bunu biliyordu; Mehmet’in mektuplarından, akrabaların anlattıklarından. Çocuklar okula gidemiyor, tarlalar işlenemiyor, adamlar silah altında nöbet tutuyordu yıllarca. Dünya buna ‘toplumlar arası gerilim’ diyordu. Mehmet buna ‘hayat’ diyordu, başka kelimesi yoktu çünkü.
Şimdi Türk ordusu oradaydı.
Hasan teknesine bindi ama ağı açmadı. Denize baktı. Kıbrıs buradan görünmüyordu — 70 deniz mili uzakta, ufkun gerisinde saklıydı. Ama her sabah oradaydı, zihninin bir köşesinde. Bugün daha yakın hissettirdi kendini. Ya da daha ağır.
Radyo sesi rüzgârla gelip gidiyordu. Cenevre’de müzakereler sürüyordu, Soğuk Savaş’ın büyük güçleri hesap yapıyordu, NATO müttefikleri birbirine öfkeyle bakıyordu. Yunanistan ile Türkiye, aynı ittifakın içinde, aynı denizin iki yakasında, birbirini ölçüyordu. Amerikalılar endişeliydi, İngilizler temkinliydi, Sovyetler sessizce izliyordu.
Ama Hasan’ın aklında bunların hiçbiri yoktu tam olarak.
Aklında Mehmet vardı. Ve Mehmet’in iki çocuğu. Ve Lefkoşa’nın kuzeyindeki o küçük köy, zeytinlikleri ve taş duvarlarıyla.
Öğleye doğru limana döndü, balıksız. Kimse sormadı. O gün herkes bir şeyleri içinde tutuyordu.
Akşam, kahvede radyoyu dinledi. Harekât sürüyordu. Kıbrıs Türk bölgeleri genişliyordu. Kayıplar vardı — her iki tarafta da. Kelimeler soyuttu, rakamlar soğuktu.
Hasan dışarı çıktı. Denize baktı. Karanlıkta Kıbrıs hâlâ görünmüyordu.
Ama bu kez farklı bir şey hissetti — tam olarak umut değil, belki onun daha ağır, daha gerçek bir akrabası. Mehmet belki şimdi bir yerde nefes alıyordu, barikatın bu yakasında, Türk askerinin gölgesinde, ilk kez yıllardır farklı bir sabaha uyanmayı bekliyordu.
Ya da değil.
Deniz her şeyi biliyordu ve hiçbir şey söylemiyordu.

