
Washington D.C., 7 Temmuz 1898. Sabahın erken saatlerinde Kongre binasının uzun koridorları henüz tam anlamıyla uyanmamıştı. Elias Drummond, 52 yaşında, on dört yıldır bu mermerlerde yürüyen bir muhabir kâtibiydi. Sırtı biraz kamburlaşmıştı artık — yılların kâğıt destelerinin ağırlığından mı, yoksa tarihin yükünden mi, kendisi de tam bilemezdi. O sabah evden çıkarken karısı Martha, “Bugün yine geç mi kalacaksın?” diye sormuştu. “Bugün büyük bir oturum var,” demişti Elias, şapkasını başına geçirirken. Ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamamıştı henüz.
Kongre koridorları, yaz sıcağına rağmen taş duvarların soğukluğunu içinde saklıyordu. Elias, elindeki belge destesini Dışişleri Komitesi’nin odasına taşırken, milletvekilleri arasındaki fısıltıları duydu. “Newlands Kararnamesi bugün geçecek,” dedi biri. “İspanya ile savaşın verdiği rüzgârı arkamıza aldık, şimdi Pasifik bizim olacak.” Başka bir ses, daha alçak: “Stratejik açıdan Honolulu olmadan Filipinler’i tutamayız.”
Elias bu kelimeleri not defterine geçirdi — mesleğinin alışkanlığıyla. Ama kalemi bir an havada asılı kaldı. Honolulu. Haritada küçücük bir nokta. Ama o noktada insanlar vardı. Kraliçe Liliuokalani beş yıl önce tahtından indirilmişti zaten — 1893’te, Amerikalı iş adamları ve deniz piyadelerinin desteğiyle gerçekleştirilen bir darbeyle. O günden bu yana ada, belirsiz bir geçiş döneminde sürünüyordu. Bugün ise belirsizlik sona eriyordu.
Oturum başladığında Elias, izleyici locasında yerini aldı. Newlands Kararnamesi — Nevada’lı Kongre üyesi Francis G. Newlands’ın adını taşıyan metin — kürsüden okundu. Kelimeler yüksek tavanlı salonda yankılandı: Hawaii Cumhuriyeti’nin toprakları, egemenliği ve tüm kamu mülkleriyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne devrediliyordu. Oylamada 209’a karşı 91 oy. Karar kesinleşmişti.
Alkışlar yükseldi. Bazı milletvekilleri birbirini tebrik etti. Biri “Manifest Destiny artık okyanusları aşıyor!” diye bağırdı. Elias kalemini tutmaya devam etti ama içinde garip bir ağırlık vardı. On dört yıldır bu salonda pek çok karar görmüştü — toprak anlaşmaları, savaş ilanları, barış görüşmeleri. Ama bugün farklıydı. Bugün bir halk, orada yokken, o dili bilmeden, o salona adım atmadan, kendi geleceği hakkında verilen bir karara tabi kılınmıştı.
Öğleden sonra ofisine dönerken, Elias pencerenin önünde durdu. Dışarıda Pennsylvania Bulvarı’nda hayat olağan akışında devam ediyordu. Satıcılar bağırıyor, arabalar geçiyor, çocuklar koşuyordu. Kimse bilmiyordu — ya da bilse de umursamıyordu. Binlerce mil ötede, Pasifik’in ortasında, bugün bir ada uyanmıştı ve artık farklı bir bayrak altındaydı.
Elias not defterini kapattı. “Tarih yazıldı,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra ekledi, sessizce, yalnızca kendi duyabileceği bir sesle: “Ama her zaman sorarım — kim yazdı, kim için yazdı, ve kim hiç sorulmadı?”
Dışarıda güneş batıya doğru alçalıyordu. Pasifik’te ise — Elias’ın hiç görmediği, belki hiç göremeyeceği o adalarda — dalgalar kıyıya vuruyordu. Tıpkı her gün vurduğu gibi. Ama bu gün, artık başka bir ülkenin kıyısına.

