
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Santiago de Cuba’nın temmuz sabahları erken ısınır. Güneş henüz çatıların üzerinden tam boy göstermeden önce bile taş kaldırımlar önceki günün sıcaklığını ayak tabanlarına geri vermeye başlar. 38 yaşındaki Ernesto Villareal, her sabah yaptığı gibi dükkânının demir kepenklerini kaldırdı — önce sağ taraftakini, sonra solu. Menteşeler her zamanki gibi gıcırdadı. Bu gıcırtıyı on iki yıldır duyuyordu; artık bir tür sabah selamı gibi geliyordu kulağına.
Dükkân küçüktü: iki koltuk, bir ayna, rafta dizili losyon şişeleri ve tıraş sabunu. Pencerenin önünde asılı takvim 26 Temmuz 1953 yazıyordu. Pazar günüydü ama Ernesto açıyordu — müşterilerin büyük çoğunluğu hafta sonu gelirdi, özellikle Moncada Kışlası’nın yakınındaki mahallelerden askerler ve onların aileleri.
Kahvesini demlerken zihninde o haftanın hesapları dönüyordu. Kirası üç gün geçmişti. Küçük oğlu okul için yeni ayakkabı istiyordu. Batista’nın son vergi düzenlemesi küçük esnafın sırtına bir yük daha bindirmişti — kimse açıkça konuşmuyordu ama herkes hissediyordu o baskıyı, tıpkı havanın nemini hissetmek gibi: görmezsin ama nefes alırken içine dolar.
İlk patlama sesi saat 05.15 civarında geldi.
Ernesto önce bir şey döküldü sandı — belki arka sokaktaki bakkalın depo rafları. Sonra ikinci ses. Üçüncü. Bunlar farklıydı: keskin, metalik, uzaktan gelen ama yankısı yakın. Makas elinden düştü.
Sokak önce boşaldı, sonra doldu — ama yanlış insanlarla. Koşan gençler, üzerlerinde sivil kıyafetler, bazılarının elinde silah. Ardından üniformalı askerler, bağıra çağıra. Bir kadın çığlık attı iki blok öteden. Ernesto dükkânının eşiğine çıktı, gözlerini kıstı.
Komşusu Miguel — yaşlı bir ayakkabı tamircisi, elleri daima deri kokusu — neredeyse düşerek yanına geldi.
‘Moncada’ya saldırdılar,’ dedi, sesi hem korku hem de inanılmaz bir şeye tanıklık eden birinin tuhaf sükûnetiyle karışıktı. ‘Bir grup genç. Castro diye biri varmış başlarında. Kışlayı basmaya kalkmışlar.’
Ernesto bir şey söyleyemedi. Fidel Castro adını daha önce duymûştu — avukat, Havana’dan, Batista karşıtı nutuklar atan biri. Ama bu… bu farklıydı. Nutuk değildi bu. Bu kurşundu.
26 Temmuz 1953’te yaklaşık 160 genç, Fidel Castro önderliğinde Santiago de Cuba’daki Moncada Kışlası’na eş zamanlı bir baskın düzenledi. Amaç silah ele geçirmek ve halkı Batista diktatörlüğüne karşı ayaklandırmaktı. Saldırı başarısızlıkla sonuçlandı; pek çok devrimci öldürüldü ya da yakalandı. Castro tutuklandı, yargılandı. Ama o gün ateşlenen kurşunlar yalnızca kışlanın duvarlarına değil, tarihin akışına da çarptı.
Ernesto kepenklerini kapattı. O sabah hiç müşteri gelmedi zaten. Oturdu, soğumuş kahvesine baktı. Dışarıdan zaman zaman sesler yükselip alçalıyordu — emirler, ağlamalar, uzakta bir yerde devam eden silah sesleri.
O gün ne hissettiğini yıllarca tam olarak tarif edemedi. Korku vardı elbette — Batista’nın ordusu acımasızdı, misilleme kaçınılmazdı, mahallelerde arama başlayacaktı. Ama korkunun altında, çok daha derinde, adını koyamadığı başka bir şey vardı. Sanki uzun süredir kapalı tutulan bir pencere birdenbire aralanmış ve içeri hem soğuk hem de taze bir hava dolmuştu.
Makasını yerden aldı. Tezgâha koydu. Elleri hâlâ titriyordu.
Belki de tarihin kırıldığı anlar böyle hissettiriyordu insana: önce bir gıcırtı, sonra sessizlik, sonra her şeyin biraz farklı göründüğü o tuhaf ışık.

