
25 Temmuz 1952. Kahire henüz tam uyanmamıştı.
Mustafa Efendi, el-Gamaleya semtinin dar sokaklarından geçen sabah rüzgarını her gün aynı saatte tanırdı — temmuz sıcağında bile o rüzgar, şafakla birlikte gelir, çay ocağının tahta kepenklerini hafifçe tıklatır, sanki “Haydi, aç artık” derdi. Elli iki yaşındaydı Mustafa. Otuz yıldır aynı ocağı yakıyor, aynı bardakları yıkıyor, aynı müşterilerin aynı şikayetlerini dinliyordu. Pamuk fiyatları, İngilizler, sarayın savurganlığı, torunlarına bırakacak bir şey kalıp kalmayacağı…
O sabah mangalı tutuşturdu. Kömür kokusu sokağa yayıldı. Radyo açıktı — her zaman açık olurdu, arka rafta, çürük bir tahta üzerinde, sesi biraz kısık, biraz cızırtılı. Kahire radyosu sabah ezanını bitirmişti. Mustafa, büyük bakır ibriği doldurmak için arkasını döndüğünde duydu sesi.
Önce anlamadı. Sonra durdu. Sonra ibriği yavaşça bıraktı.
Radyodan gelen ses soğuk ve kararlıydı: Özgür Subaylar Hareketi, Mısır ordusunun kontrolünü ele geçirmişti. Kral Faruk’a tahtı bırakması için ültimatom verilmişti. Gamal Abdel Nasser ve arkadaşları, gecenin karanlığında harekete geçmişlerdi — tanklar Kahire’nin kilit noktalarına yerleşmişti, askeri karargahlar teslim alınmıştı, ve şimdi radyo, milyonlarca Mısırlıya tarihin yeni bir sayfasını açtığını ilan ediyordu.
Mustafa’nın elleri titredi. Komşusu Hamid — sebze tezgahını kuruyordu tam karşıda — bağıra bağıra koştu: “Mustafa! Duydun mu? Faruk gitti! Subaylar devirdi!”
Mustafa cevap vermedi. Veremedi.
Otuz yıl boyunca bu ocağın başında kaç hükümet gelip geçmişti? Kaç paşa, kaç bey, kaç İngiliz yetkilisi bu mahallenin kaldırım taşlarında yürümüştü? Kral Faruk’un düğün töreninde bile sokaklar süslenmişti — Mustafa o gün de çay yapmıştı, aynı ocakta, aynı elleriyle. Ama bu sabah farklıydı. Sesin tonu farklıydı. Radyodaki o genç subayın sesi — Nasser’in sesi — içinde bir şey taşıyordu ki Mustafa bunu kelimeyle anlatamadı o an. Belki öfke değildi. Belki yorgunluktan doğmuş bir kararlılıktı. Belki uzun süredir beklenmiş bir şeyin nihayet kapıyı çalmasıydı.
Sokak yavaş yavaş dolmaya başladı. İnsanlar evlerinden çıkıyor, birbirlerine bakıyor, fısıldıyordu. Kimisi ağlıyordu — sevinçten mi, korkudan mı, belli değildi. Bir genç adam ellerini havaya kaldırıp tekbir getirdi. Yaşlı bir kadın eşiğinde oturmuş, tesbihini çekiyordu sessizce. Bir grup erkek radyo etrafında toplanmıştı, kulakları yapışık, nefesleri tutulmuş.
Mustafa ilk bardağı doldurdu. Alışkanlıkla. Elleri titrediği halde. Çünkü ne yapacağını bilmiyordu başka. Tarih büyük kararlar verirken, sıradan insanlar sıradan işlerine devam ederdi — bu böyleydi, hep böyle olmuştu. Ama bu sefer bir şey farklıydı içinde. Bu sefer bardağı uzatırken müşterisinin gözlerine baktı ve ikisi de aynı anda anladı: Bu sabah başka bir sabah.
Gamal Abdel Nasser henüz otuz dört yaşındaydı. Mustafa onun adını daha önce de duymuştu — belirsiz, yarı fısıltı halinde, kahvehane köşelerinde. Ama şimdi o isim radyodan, resmi ve kararlı bir sesle, bütün Mısır’a sesleniyordu. Modernleşme diyordu. Bağımsızlık diyordu. Halkın Mısır’ı diyordu.
Mustafa pencereden Nil’e doğru baktı — sokağın sonundan ırmağın parıltısı seçilirdi sabahları. Nil aynı akıyordu. Binlerce yıldır aktığı gibi. Firavunları, Romalıları, Arapları, Osmanlıları, İngilizleri görmüştü. Şimdi de bunu görecekti.
Ama Mustafa Efendi, o sabah ilk kez şunu düşündü: Belki bu sefer, bu topraklarda doğan biri gerçekten söz sahibi olacak.
Bardağı masaya koydu. Sıcaktı. Taze demlenmiş çayın kokusu sokağa karıştı. Ve Kahire, 25 Temmuz 1952 sabahı, yeni bir tarihe ilk adımını attı.

