
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Etienne Marchand, o sabah güneş henüz Reims’in çatılarının üzerinden tam olarak yükselmemişken gözlerini açtı. Elli iki yaşındaydı ve elleri, otuz yıllık mumculuğun izlerini taşıyordu: sararmış tırnak dipleri, avuç içlerinde küçük yanık izleri, balmumunun hiç çıkmayan kokusu. Ama 24 Temmuz 1701 sabahı, her şey farklıydı.
Kadın, Marguerite, daha o gece yatmadan söylemişti: ‘Etienne, yarın katedrale yakın durma. Kalabalık seni ezer.’ Etienne gülümsemişti. Kalabalık mı? Reims, kalabalığa alışkındı. Ama bu kalabalık başkaydı — sokaklar sabahın karanlığından beri dolmaya başlamıştı. Taşralılar, tüccarlar, soylular, seyyar satıcılar… Hepsi aynı yöne akıyordu: Notre-Dame de Reims Katedrali’ne.
Etienne dükkanının kepengini kaldırırken komşusu, yaşlı terzi Gaston, yanına sokuldu. ‘Duydun mu? Bugün Burgundy Dükü Louis meshediliyor. Fransa’nın geleceği bugün belirleniyor.’ Etienne başını salladı. Evet, duymuştu. Herkes duymuştu. Kral XIV. Louis’in torunu, genç Dük Louis — Fransa tahtının bir gün varisi olacak çocuk — bugün kutsal yağla meshedilecekti. Bu, yalnızca bir tören değildi; bu, bir halkın geleceğine yapılan bir yatırımdı, tanrısal bir mühürdü.
Dükkanına döndüğünde, tezgahın üzerindeki mumları gördü. Katedrale teslim ettiği onlarca mum — uzun, beyaz, saf balmumundan yapılmış — bugün o törende yanacaktı. Etienne’in elleri o mumları şekillendirmişti. Kalıpları o dökmüştü, fitilleri o germişti. Ve şimdi o alevler, Fransa’nın geleceğini aydınlatacaktı.
Öğle vakti, merakına yenik düştü. Önlüğünü çıkardı, Marguerite’e ‘Bir bakayım’ dedi ve kalabalığa karıştı. Katedralle arasındaki mesafeyi kapatırken halkın fısıltılarını duydu. Bazıları dua ediyordu, bazıları ağlıyordu, bazıları ise yalnızca sessizce bekliyordu — sanki tarihin bir sayfası çevrilmeden önce nefeslerini tutuyorlardı.
Kapıların önünde duramadı tabii. Ama kalabalığın arasından, katedralin taş sütunlarının gölgesinde, törenden sızan ilahileri duyabiliyordu. Latince kelimeler, taşların arasından süzülüp sokağa taşıyordu. Kutsal yağ — Sainte Ampoule’den alınan, efsaneye göre bir güvercinin getirdiği söylenen o kadim yağ — genç Dük’ün alnına sürülürken, Etienne gözlerini kapadı.
Düşündü: Bu çocuk büyüyecek. Belki kral olacak. Belki Fransa’yı yönetecek. Ve o günü, bugünü hatırlayacak mı? Reims’in taşlarını, halkın nefesini, katedraldeki alevleri? Etienne’in elinden çıkan mumları?
Akşam dükkanına döndüğünde, Marguerite çorba koymuştu sofrasına. ‘Nasıldı?’ diye sordu. Etienne bir süre sustu. Sonra ellerine baktı — balmumlu, yanık izli, yorgun ellerine.
‘Tarih yapıldı bugün,’ dedi yavaşça. ‘Ben de bir parçasıydım. Küçük bir parça. Ama bir parça.’
Marguerite anlamadı tam olarak. Ama Etienne anladı. 24 Temmuz 1701’de Reims’de, Burgundy Dükü Louis meshedilirken, bir mumcunun elleri de o tarihin içindeydi — görünmez, sessiz, ama gerçek.

