
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Tennessee’nin Dayton kasabası, 21 Temmuz 1925 sabahı güneşi henüz tam tepeye vurmuşken bile neredeyse soluk almayı unutmuş gibiydi.
Eleanor Marsh, otuz dört yaşında, Rhea County İlçe Okulu’nun küçük kütüphanesinin tek görevlisiydi. Her sabah yaptığı gibi o gün de erken geldi — kapıyı açtı, pencereleri araladı, tahta rafların arasında biriken ince toz tabakasını bezi ile sildi. Ama elleri alışkanlıkla hareket ederken zihni başka bir yerdeydi: Mahkeme. Her zaman mahkeme.
Haftalar boyunca Dayton’ı bir sirke çeviren bu dava — gazeteciler, fotoğrafçılar, vaizler, filozoflar, meraklılar — hepsini bu küçük güney kasabasına çekip getirmişti. Eleanor, pencereden aşağıya baktığında ana caddenin hâlâ önceki günün kalabalığının izlerini taşıdığını gördü: terk edilmiş broşürler, ezilmiş limonata bardakları, birinin düşürüp almadığı hasır şapka.
John Scopes. Yirmi dört yaşında bir biyoloji öğretmeni. Eleanor onu tanırdı — herkes tanırdı. Sessiz, düşünceli, öğrencilerine karşı sabırlı bir gençti. Ve o, Tennessee’nin Butler Yasası’nı çiğneyerek sınıfında evrim teorisini anlatmıştı. Darwin’in teorisini. İnsanın maymunsu atalardan geldiğini söyleyen o tehlikeli, o müthiş, o tartışmalı fikri.
Eleanor rafları silerken parmakları bir noktada durdu. “The Origin of Species.” Kitabın sırtı içeriye dönüktü — yıllardır öyle duruyordu. Bir öğretmen bir keresinde ‘Görünür yerde olmasın, gereksiz sorun çıkar’ demişti. Eleanor o zaman itiraz etmemişti. Şimdi o anı düşündükçe içinde küçük, ısrarcı bir sızı hissediyordu.
Kalabalığın uğultusu öğle vakti daha da yükseldi. Biri koşarak geçti, biri bağırdı. Eleanor kütüphanenin kapısına çıktı.
— Karar verildi! — diye seslendi genç bir çocuk, elinde kâğıt, yüzü kızarmış. — Scopes suçlu bulundu!
Hava durdu. Ya da öyle hissetti Eleanor.
Yüz dolar. John Scopes’a biçilen ceza buydu. Yüz dolarlık bir para cezasıyla bilimin sınıf kapısından kovulması. Elbette Clarence Darrow savunmuştu onu — Amerika’nın en keskin zekâlarından biri, kelimelerini ustura gibi kullanan o adam — ama yargı Tennessee’nin yasasına göre işlemişti. Scopes suçluydu çünkü bir öğretmen gerçeği öğretmişti.
Eleanor içeri döndü. Rafın önünde uzun süre durdu.
Sonra eğildi, kitabı aldı. Tozunu sildi. Ve bu sefer kapağı dışarıya bakacak şekilde, tam orta rafa, tam göz hizasına koydu.
Kimse görmeyebilirdi. Ya da herkes görebilirdi. Ama Eleanor artık bunun fark etmediğini hissediyordu. Scopes Davası’nın kararı bir mahkûmiyet gibi görünüyordu — ama Eleanor o öğle vakti, Dayton’ın kavurucu temmuz sıcağında, bunun aslında tam tersini de olabileceğini düşündü: Belki bu karar, susturmak için değil, uyandırmak için verilmişti.
Tarih her zaman kazananın yazdığı bir şey değildi.
Bazen sadece bir kitabın rafta durma biçimiydi.
Ve o kitap orada durduğu sürece, hiçbir yasa aklı gerçekten susturamıyordu.

