
Bu metni de tek bir kelimesine veya noktasına bile dokunmadan, sadece ters eğik çizgilerin (\n\n) olduğu yerlerden paragrafları netleştirerek şu şekilde düzenledim:
Kahire’nin üzerine henüz tam oturmamış bir karanlık vardı o sabah. 22 Temmuz 1952. Sabahın dördü ile beşi arasındaki o belirsiz zaman dilimine, şehir her zamanki gibi teslim olmuştu — ama bu kez uyku, gerçek bir uyku değildi.
Yusuf Halil, otuz iki yaşında bir gazete bayii, Kahire’nin Bab el-Luq semtinde küçük bir bodrum katta yaşıyordu. Her sabah saat dörtte kalkar, yüzünü yıkar, bir yudum acı kahve içer ve tezgâhını Tahrir Meydanı’na yakın köşeye kurardı. Bu rutin, onun için bir tür ibadet gibiydi — değişmeyen, sorgulanmayan, güvenilir bir ritim. Mısır’ın her şeyi değişirken bile Yusuf’un sabahı değişmemişti.
Ama o sabah, kapıyı açtığında sokak farklı bir ses çıkarıyordu.
Zırhlı araçların lastikleri kaldırım taşlarına sürtünürken çıkardığı o boğuk, metalik uğultu — Yusuf bunu daha önce hiç duymamıştı. Hayır, bir kez duymuştu: 1948’de, Filistin savaşının haberleri Kahire’ye ulaştığında, şehrin içi bir yas sesiyle dolmuştu. Bu ses ona o günü hatırlattı. Ama bu kez farklıydı. Bu ses içeriden geliyordu.
Tezgâhını açarken komşusu, yaşlı terzi Abdurrahman, penceresinden eğildi.
‘Yusuf,’ dedi sesi titrek ama gözleri parlak, ‘Serbest Subaylar harekete geçti. Radyodan duydum. Nasser’in adamları her yerde.’
Yusuf elindeki gazete demetini bıraktı. Gazeteler henüz dün gecenin baskısıydı — içlerinde Kral Faruk’un İskenderiye’deki sayfiye köşkünde verdiği bir davet haberi vardı, sayfanın köşesinde küçük bir fotoğrafla. Kral gülümsüyordu. Şimdi o gülümseme, Yusuf’a tuhaf geldi. Sanki bir adamın bilmeden çekilmiş son fotoğrafı gibiydi.
Gamal Abdel Nasser. Yusuf bu ismi ilk kez iki yıl önce duymuştu — bir müşterisinden, askeri üniformasının altında yorgunluk gizlemeye çalışan genç bir subaydan. ‘Bu ülke böyle gidemez,’ demişti o subay, parasını sayarken. ‘Saray soyuyor, İngilizler soyuyor, biz ortada kalıyoruz.’ Yusuf o zaman başını sallamış, ama fazla düşünmemişti. Gazete bayileri çok şey duyar, azını hatırlar.
Şimdi hatırlıyordu.
Sabah ilerledikçe Kahire uyanmaya başladı — ama bu, alışılmış bir uyanış değildi. İnsanlar evlerinden çıkıyor, birbirine bakıyor, fısıldıyordu. Kadınlar balkonlardan aşağı eğilmiş, elleri korkuluklarda, gözleri sokakta. Çocuklar koşuşturuyor ama anneleri onları içeri çekiyordu. Bir esnaf kepenk açtı, sonra tekrar kapattı. Bir at arabası köşeyi döndü, durdu, geri döndü.
Yusuf tezgâhının başında bekledi. Gazete satamıyordu — zaten insanlar gazete almak için değil, birbirinden haber almak için sokağa çıkmıştı. Ama o yine de bekledi. Çünkü bu onun yeri, bu onun köşesiydi ve Yusuf Halil, Mısır ne olursa olsun, sabah tezgâhını terk etmezdi.
Öğleye doğru radyolardan resmi açıklama geldi. Serbest Subaylar Hareketi, Gamal Abdel Nasser önderliğinde, orduyu ve ülkeyi yönetimi ele geçirmişti. Kral Faruk’un sarayı kuşatılmıştı. Yıllar süren yolsuzluk, 1948 Filistin yenilgisinin utancı, İngiliz işgalinin gölgesi, halkın yoksulluğu — bütün bunlar o sabahın karanlığında bir noktada birleşmişti.
Yusuf, tezgâhının üzerindeki gazete demetine baktı. Dün gecenin haberleri. Eski bir dünyanın son sayfaları.
Yanına bir adam yaklaştı — yaşlı, sarığı biraz eğri, elinde tespih.
‘Ne düşünüyorsun, evlat?’ diye sordu.
Yusuf bir an düşündü. Pencereden gülümseyen Kral’ın fotoğrafını düşündü. Zırhlı araçların sesini düşündü. Nasser’in adını ilk duyduğu o genç subayın yorgun gözlerini düşündü.
‘Yarın,’ dedi Yusuf yavaşça, ‘farklı bir gazete gelecek bu tezgâha.’
Ve Nil, her zamanki gibi aktı. Ama Mısır, artık aynı Mısır değildi.

